
Biz, aynı bedende birlikte çalışan organlar gibiydik.
Birimiz incindiğinde diğerimiz sızlar, birimiz sevindiğinde herkes ferahlardı.
Ne zaman ki bunu unuttuk, işte o gün zenginleşmeye başladık…
Ama hayatlarımız fakirleşti.
Eskiden az şeye sahiptik ama çok şeye aittik.
Toprağa aittik, mahalleye aittik, birbirimize aittik.
Bir evin ışığı yandığında yalnızca o ev değil, bütün sokak aydınlanırdı sanki.
Kapılar kilitlenmezdi; çünkü kalpler zaten açıktı.
Sabahları alarm sesiyle değil, hayatın kendisiyle uyanırdık.
Horozun ötüşü, süt kaynayan tencerelerin sesi, tandırdan yükselen ekmek kokusu…
Gün böyle başlardı.
Sofralarımız sade ama bereketliydi.
Tereyağı, yoğurt, yumurta, pekmez, bal…
Çeşit azdı belki ama lezzet çoktu.
Çünkü o sofralarda sadece yemek değil; emek, sabır ve paylaşma vardı.
Hayvanlarımız vardı ama onlar sadece ekonomik bir değer değildi.
Bir ineğin, bir koyunun, bir tavuğun adı olurdu.
Hastalanmadan kesilmezdi hiçbir canlı.
Canın kıymeti bilinirdi; çünkü insan kendi canının da emanet olduğunu hissederdi.
Hiçbir şey israf edilmezdi.
Eskimiş bir çorap bile kesilir, yamalanır, yeniden giyilirdi.
Eşyalar da insanlar gibiydi; hemen vazgeçilmezdi, tamir edilirdi, yaşatılırdı.
İnsanlar yoksuldu ama aç değildi.
Daha önemlisi, kimse yalnız değildi.
Mahallede birinin ocağı sönse herkesin içi üşürdü.
Bir kap yemek sessizce kapıya bırakılır, kimse kimseyi mahcup etmeden yardım ederdi.
Yoksulluk vardı ama onur da vardı.
“Tanrı misafiri” kavramı hayatın içindeydi.
Kapıyı çalanın kim olduğu değil, aç olup olmadığı önemliydi.
Yatağın en temiz yeri ona ayrılır, sofranın en güzel lokması ona sunulurdu.
Çünkü gelen kişinin değil, gönderenin hatırı vardı.
Elektrik yoktu belki ama karanlık değildi hayat.
Gaz lambasının titrek ışığında yüzler birbirine daha yakın görünürdü.
Soba başında toplanır, aynı ateşe bakarak uzun uzun oturabilirdik.
O sessizlik bile kalabalıktı.
Radyodan yükselen cızırtılı sesler bile heyecan verirdi.
Ajans başlarken herkes susar, sanki dünya o odanın içine dolardı.
“Arkası yarın”lar hayal gücümüzü beslerdi; gözümüzle değil, kalbimizle izlerdik.
Küçücük ilçelerde sinemalar vardı.
Akşamları aileler en temiz kıyafetlerini giyer, birlikte giderdi.
Salon çekirdek kokar, gazoz kapaklarının sesi yankılanırdı.
Film kadar birlikte olmanın sevinci de izlenirdi orada.
Yılda bir kez gelen tiyatro ise bayram gibiydi.
Günler öncesinden konuşulur, o gece için özel hazırlanılırdı.
Perde açıldığında sadece sahne değil, içimiz de aydınlanırdı.
Bugün ise her şey var…
Ama o heyecan yok.
Kocaman apartmanlarda, birbirine benzeyen kutu hayatlar yaşıyoruz.
Yan dairemizde kimin oturduğunu bilmiyoruz.
Asansörde göz göze gelmemek için telefonumuza bakıyoruz.
Kapılar daha sağlam, kilitler daha güvenli…
Ama içeri giren çıkan yok.
Bayramlar takvimde kaldı.
Çocuk sesleri yerini televizyon seslerine bıraktı.
Çat kapı gelen misafirler tarihe karıştı.
Kimse kimsenin hayatına habersiz dokunmak istemiyor artık.
Evlerimiz eşyayla dolu, hayatlarımız ise boşalmış durumda.
En pahalı koltukları alıyoruz ama üzerine oturacak dost bulamıyoruz.
En şık yemek takımlarını diziyoruz ama birlikte yemek yiyecek insan sayısı giderek azalıyor.
Kalabalık sofralar küçüldü, tabaklar büyüdü.
Belki de böyle olması gerekiyordu.
İnsan olduğumuzu hatırlamak için insanlığımızı kaybetmemiz gerekiyordu.
Soğuk bir gecede bankta uyuyan bir çocuğu görünce içimiz sızlıyorsa, hâlâ tamamen
tükenmemişiz demektir.
Aç bir hayvanı doyururken içimiz ısınıyorsa, hâlâ eski kalbimiz bir yerlerde yaşıyor demektir.
Bir zamanlar sobaların arkasında uyuyan kediler vardı.
Şimdi sokak köşelerinde titreyen canlar var.
Biz sıcak evlerimize çekildikçe merhamet dışarıda kaldı.
Bir fırtına savurdu bizi.
Topraktan kopardı, birbirimizden uzaklaştırdı.
Kalabalıkların ortasında yalnız bıraktı.
Şimdi herkes kendi dünyasının merkezinde ama kimse kimsenin yörüngesinde değil.
Bu yüzden çarpışmıyoruz belki…
Ama buluşamıyoruz da.
Oysa biz bir bütündük.
Birinin acısı diğerine bulaşır, birinin sevinci herkesi sarardı.
Aynı bedenin organları gibi…
Bunu unuttuğumuz gün zenginleştik.
Ama ruhumuz fakirleşti.
Belki de yeniden hatırlamamız gerekiyor:
Azla yetinmenin çok hissettirdiğini,
Paylaşmanın çoğalttığını,
Birlikte yaşamanın insanı insan yaptığını…
Belki de fakirleşen dünyalarımız, yeniden zengin bir kalbe kavuşmamız için son fırsattır.
Kim bilir…



