
Ekranların Ruhunu Geri Verin: Türk Televizyonu Neden Hep Aynı Hikâyeleri Anlatıyor?
Bir zamanlar televizyon açıldığında her evde başka bir duygu yaşanırdı. Kimi zaman ailecek gülünürdü, kimi zaman bir askerin vatan uğruna verdiği mücadeleyle gözler dolardı, kimi zaman ise bir aşk hikâyesi insanın içini ısıtırdı. Şimdi ise kanallar arasında dolaştığımızda karşımıza çıkan manzara neredeyse hep aynı: bitmeyen mafya hesaplaşmaları, birbirini aldatan karakterler, entrikadan beslenen ilişkiler ve sürekli karanlık bir atmosfer…
Yanlış anlaşılmasın; mafya dizileri yapılmasın, entrika hiç olmasın ya da sert hikâyeler anlatılmasın demiyorum. Elbette her türün seyircisi vardır ve televizyon çeşitlilikle güzeldir. Ancak mesele şu ki artık neredeyse bütün diziler aynı ruhun kopyası gibi ilerliyor. Aynı karakterler, aynı çatışmalar, aynı ihanetler… Sanki toplumun başka hiçbir duygusu kalmamış gibi.
Oysa bu toplum sadece kaosla yaşayan bir toplum değil.
Biz; ailesine bağlı insanlarız. Anne sevgisini, baba duasını, kardeşliğin değerini bilen insanlarız. Vatan uğruna can veren insanların hikâyeleriyle büyümüş bir milletiz. Maneviyatı olan, dini değerleri hayatının merkezine koyan milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkedeyiz. Fakat televizyon ekranlarında bunların samimi ve güçlü örneklerini görmek artık çok zor hale geldi.
Bugün bir çocuk televizyonu açtığında ne görüyor? Sürekli silahlar, tehditler, ihanetler, lüks hayatlar ve güç savaşları… Peki ya iyilik? Peki ya fedakârlık? Peki ya insanın içini ısıtan aile sofraları? Nerede insanı hem güldüren hem düşündüren hikâyeler?
Asıl eksik olan şey tam da bu: ruh.
İnsanlar artık sadece aksiyon görmek istemiyor. İnsanlar kendinden bir parça görmek istiyor. Mahallesini görmek istiyor. Gerçek sevgiyi görmek istiyor. Bir annenin evladı için verdiği mücadeleyi, bir askerin memleket özlemini, bir gencin hayalleri uğruna verdiği savaşı izlemek istiyor. Çünkü ekran dediğimiz şey sadece eğlendirme aracı değildir; toplumun aynasıdır.
Ne yazık ki son yıllarda televizyon sektörü “neyin tuttuğunu” fazla ezberledi. Bir mafya dizisi reyting aldı diye herkes aynı yolu denemeye başladı. Bir aldatma hikâyesi konuşuldu diye bütün senaryolar ihanet üzerine kuruldu. Sonuç olarak ortaya birbirinin kopyası işler çıktı. Karakter isimleri değişiyor ama hikâyeler değişmiyor.
Halbuki bu ülke çok daha güçlü hikâyeler çıkarabilecek bir ülke.
Mesela neden doğru düzgün aile dizileri artık yok denecek kadar az? Neden insanları gerçekten kahkahaya boğacak kaliteli komediler üretilemiyor? Neden dini değerleri istismar etmeden, samimi şekilde anlatan yapımlar yapılmıyor? Neden asker dizileri sadece operasyon sahnelerinden ibaret sanılıyor? Bir askerin annesiyle konuştuğu an, bir şehit haberinin evde bıraktığı sessizlik, bir gazinin yaşadığı psikolojik savaş neden yeterince anlatılmıyor?
Çünkü kolay olan seçiliyor.
Oysa sanat kolay olanı değil, insanın ruhuna dokunanı anlatmalıdır.
Bugün toplumun en büyük ihtiyaçlarından biri umut. İnsanlar ekonomik sorunların, psikolojik yorgunluğun ve sosyal baskının içinde biraz nefes almak istiyor. Televizyon ise çoğu zaman insanı rahatlatmak yerine daha da karamsarlığa sürüklüyor. Sürekli kötülüğün kazandığı, herkesin birbirine zarar verdiği hikâyeler bir süre sonra insanın içini yoruyor.
Bizim yeniden sıcak hikâyelere ihtiyacımız var.
Bir mahallede geçen samimi dostluklara…
Bir babanın evladı için verdiği mücadeleye…
Vatan sevgisini slogan atmadan hissettiren sahnelere…
İnsanları güldürürken hayatı sorgulatan karakterlere…
Aşkı sadece ihanet üzerinden anlatmayan senaryolara…
Çünkü gerçek başarı sadece reyting değildir. Gerçek başarı, bir insanın kalbine dokunabilmektir.
Yıllar geçse bile unutulmayan dizilere baktığımızda ortak noktaları hep aynı oluyor: samimiyet. İnsanlar kendilerini o hikâyelerin içinde bulabiliyordu. Şimdi ise birçok yapım birkaç ay konuşulup unutuluyor. Çünkü gösteriş var ama duygu yok.
Televizyonun yeniden toplumun ruhuna hitap etmesi gerekiyor. İnsanları sadece şok eden değil, iyileştiren işler yapılmalı. Gençlere sadece güç ve para hırsı değil; merhamet, sadakat, mücadele ve vicdan da gösterilmeli.
Belki o zaman ekran başındaki insanlar yalnızca vakit geçirmek için değil, gerçekten bir şey hissetmek için televizyon açar.
Çünkü bu toplumun;
sadece çatışmaya değil huzura da,
sadece ihanete değil sadakate de,
sadece karanlığa değil umuda da ihtiyacı var.



