BIST 100
13.662,75 -1,64%
DOLAR
45,8927 0,07%
EURO
53,6159 0,31%
GRAM ALTIN
6.742,83 1,68%
FAİZ
43,74 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
112,07 0,44%
BITCOIN
73.483,00 0,00%
GBP/TRY
61,9085 0,37%
EUR/USD
1,1677 0,22%
BRENT
91,73 -2,11%
ÇEYREK ALTIN
11.024,53 1,68%
İstanbul Parçalı Az Bulutlu
İstanbul hava durumu
21 °

Siyasette Mağduriyet mi, Güç Mücadelesi mi? Türkiye’nin Bitmeyen Krizi

Ayşe Kök yazdı

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır yalnızca projeler, ideolojiler ya da hizmet yarışları üzerinden ilerlemiyor. Aynı zamanda sert güç mücadeleleri, parti içi hesaplaşmalar, mahkeme süreçleri ve kamuoyu savaşları da siyasetin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş durumda. Son günlerde Cumhuriyet Halk Partisi etrafında yaşanan tartışmalar da bunun yeni örneklerinden biri olarak gündeme oturdu.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından yapılan açıklamalar, siyasetteki gerilimin yalnızca muhalefet ile iktidar arasında değil, partilerin kendi iç yapılarında da ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor. Bakanın açıklamasında özellikle “CHP yönetimiyle son ana kadar diyalog içinde olunduğu”, taraflara uzlaşmaları için süre tanındığı ve sürecin “hukuk devleti ilkesi çerçevesinde” yürütüldüğü vurgulandı. Bu açıklama doğal olarak kamuoyunda yeni tartışmaları beraberinde getirdi.

Çünkü Türkiye’de insanlar artık yalnızca yaşanan olaylara değil, olayların perde arkasına da bakıyor. Toplumun önemli bir kesimi, siyasette mağduriyet söyleminin zaman zaman bilinçli şekilde kullanıldığını düşünüyor. Özellikle seçim süreçlerinde ya da parti içi krizlerde, bazı siyasi aktörlerin kendilerini baskı altında göstererek kamuoyunun desteğini artırmaya çalıştığı yönünde yaygın bir kanaat oluşmuş durumda.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ise şu: Bir siyasi görüşe yakın olmak ya da uzak durmak, gerçekleri değerlendirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Demokrasi yalnızca sandık demek değildir. Demokrasi aynı zamanda şeffaflık, hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü demektir. Eğer bir partinin içinde ciddi iddialar varsa, bunların bağımsız hukuk mekanizmaları tarafından araştırılması gerekir. Aynı şekilde, ortaya atılan suçlamalar kesinleşmiş yargı kararı olmadan mutlak gerçek gibi sunulmamalıdır.

Son dönemde kamuoyunda sıkça konuşulan “oy satın alma” iddiaları da tam olarak bu hassas çizgide duruyor. Siyasette para ilişkileri, delegasyon sistemleri ve kulis savaşları yıllardır konuşulan meseleler olsa da, bu tür suçlamaların ciddi kanıtlarla desteklenmesi gerekir. Aksi hâlde Türkiye’de zaten iyice zedelenmiş olan siyasi güven ortamı daha da ağır yara alır.

Ancak toplumun öfkesini büyüten asıl mesele yalnızca iddiaların kendisi değil. İnsanlar artık siyasetçilerin her kriz anında aynı dili kullanmasından yorulmuş durumda. Bir taraf sürekli “mağdur edildik” diyor, diğer taraf “hukuk işliyor” açıklaması yapıyor. Fakat vatandaşın gündelik hayatında değişen çok az şey oluyor. Ekonomik sıkıntılar, gençlerin gelecek kaygısı, artan yaşam maliyetleri ve toplumsal kutuplaşma büyümeye devam ediyor.

Bugün Türkiye’de siyaset, maalesef çoğu zaman halkın sorunlarından çok güç savaşlarının gölgesinde ilerliyor. Partiler arasında yaşanan gerilimler bazen öyle bir noktaya geliyor ki; seçmen artık kimin haklı, kimin haksız olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Çünkü herkes kendi kitlesine oynuyor, herkes kendi tabanını konsolide etmeye çalışıyor. Olan ise yine ülkenin ortak huzuruna oluyor.

Özellikle sosyal medyanın etkisiyle birlikte siyaset daha sert, daha agresif ve daha manipülatif bir zemine kaydı. Bir açıklama yapılıyor, birkaç dakika içinde milyonlarca kişiye ulaşıyor. Ardından karşı açıklamalar geliyor, etiket savaşları başlıyor, insanlar birbirine düşman gibi davranmaya başlıyor. Oysa demokratik toplumlarda siyaset, düşman üretme değil çözüm üretme mekanizması olmalıdır.

Bugün gelinen noktada hem iktidarın hem muhalefetin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Türkiye gerçekten sürekli kriz atmosferiyle mi yönetilecek? Çünkü toplum artık kavga değil, güven görmek istiyor. İnsanlar siyasi partilerin birbirine suçlama yöneltmesinden çok; ekonomi, eğitim, hukuk ve sosyal adalet konusunda somut adımlar görmek istiyor.

Bir başka önemli mesele de siyasette ahlaki tutarlılık sorunudur. Eğer herhangi bir siyasi yapı kendi içinde demokrasi üretemiyorsa, ülkeye demokrasi vaat etmesi toplum nezdinde inandırıcılığını kaybediyor. Parti içi tartışmaların mahkemelik hâle gelmesi, delegasyon krizleri, karşılıklı suçlamalar ve sürekli yaşanan liderlik savaşları; vatandaşın siyasete olan güvenini her geçen gün biraz daha azaltıyor.

Elbette hukuk devletinde mahkeme kararları uygulanır. Ancak hukukun yalnızca belirli dönemlerde ya da belirli kişiler için hatırlanması da toplumda soru işaretleri oluşturur. Bu nedenle süreçlerin şeffaf yürütülmesi, kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi ve siyasi dilin tansiyonu düşürecek şekilde kurulması büyük önem taşıyor.

Türkiye’nin artık “sürekli gerilim” siyasetinden çıkmaya ihtiyacı var. Çünkü bu ülkede yaşayan milyonlarca insan sabah uyandığında siyasi kavga değil, daha iyi bir gelecek görmek istiyor. Gençler umut arıyor, emekliler geçim derdinde, çalışan kesim hayat pahalılığıyla mücadele ediyor. Böyle bir ortamda siyaset kurumunun topluma güven vermesi gerekirken, sürekli kriz üretmesi halkta ciddi bir bıkkınlık oluşturuyor.

Sonuç olarak; ister iktidar ister muhalefet olsun, hiçbir siyasi yapı eleştiriden muaf değildir. Kimse yalnızca “mağduriyet” söylemiyle sorgulanmaz hâle gelemez. Aynı şekilde hiçbir iddia da peşin hükümle kesin gerçek kabul edilmemelidir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; fanatik körlük değil, hukuk, şeffaflık ve sağduyudur. Çünkü güçlü demokrasiler, bağıranların değil; hesap verebilenlerin omzunda yükselir.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?