
Son on yıl boyunca yerlilerin topraklarındaki petrol ve madencilik faaliyetlerinin neden olduğu etnosit, yalnızca yerli nüfusun yaşam alanlarını değil, tüm gezegenimizin geleceğini de tehdit etti. Batı'da, Avrupa'da ve diğer kıtalarda bu büyük yıkımın sonuçları yeni yeni algılanmaya başlarken, Amazon'un yerli halkları ve daha geniş anlamda Güney ve Kuzey Amerika'nın yerli halkları,( Ekvator,Peru,Brezilya, Bolivya,Şili, Arjantin, Fransız Guyanası, Kanada ,USA ) , atalarının koruyarak devrettiği ekosistemlerin korunması için şiddetli bir mücadele yürütüyorlar. Bugün, ekoloji mücadelesi yürütenlerin yerli halkların gezegeni koruma mücadelesinden öğrenecekleri çok şey var. Özellikle pandemi öncesi ve pandemi sonrası petrol ve diğer maden çıkarımlarının yol açtığı etnosit'e karşı kıta halklarının mücadelesi öğreticı derslerle doludur. Bugünkü yazımda dünyalı bir aktivist gezgin olarak benimde tanıklık ettiğim ve dayanışma da bulunduğum bu tarihi dönemde yaşanan mücadelelerden bahsetmek istiyorum.
3 Eylül 2016 Amerika Dakota direniş kampı. Standing Rock
İlk olarak 3 Eylül’de başlayıp karlı kış boyunca devam edecek olan gösterilere şirketin özel güvenlik güçleri köpekler ve gaz bombaları ile saldırdı. Buldozerleri durdurmaya çalışan göstericilere şirketin özel güvenlik elemanları böyle müdahale edince, sosyal medyada yer alınca göstericilere olan destek de arttı. Amerika’da yaşayan 300 kadar yerli halk ve onlara eşlik eden anarşist, ekolojist gönüllüler , Standing Rock direnişi ile dayanışma içerisinde olduğunu bildirdi. Böylece direnişçiler petrol boru hattının yanında yerli halka ait olan bölgede bir kamp kurarak direnişlerini sürekli hale getirdiler. Amerikan kıtası tarihindeki yerli direnişlerinin en güçlü örneklerinden biri haline gelen Dakota Standing Rock savunması , Son teknoloji silahlarıyla donanmış Yanke ordusunun acımasız militarist saldırısına karşi olağan üstü zor kış kosullarında olağanüstü bir direniş gösterdi. Sonunda Obama yönetimi geri adım attı ve proje iptal edildi.
2020 yılında Kanada- British Columbia eyaletine bağlı Wet'suwet'en bölgesinde yaşayan yerlilerin, Coastal GasLink Petrol Boru Hattı inşaatına karşı başlattıkları protestolar, Manitoba, Ontario ve Quebec eyaletlerine kadar yayıldı. Kanada sömürgeciliğinin değişmeyen yüzü, sözüm ona demokrat Justin Trudeau hükümeti ile de bir kez daha kendini gösterdi. Wet'suwet'en in yerli kadın ve erkekleri ataların ormanlarıni ve nehirlerini tehdit eden etnosit'e karşı harekete geçtiklerinde sömürgeciliğin geleneksel şiddeti ile yüzleştiler.
Ekim 2019’da Şilili ortaokul öğrencilerinin başkent Santiago’da metro zammına karşı başlattıkları isyan, kısa sürede Mapuche halkının toprak ve özgürlük eksenli ekolojik sosyal direnişiyle de birleşerek, neoliberal diktatörlüğe karşı bir “rövanş” isyanına dönüştü.
Kasım ayı günlerinde yaralanmak pahasına ben de bizzat bu tarihi isyan günlerine aktivist kameramla bir buçuk ay boyunca tanıklık ettim.
Şili’de diktatörlüğe ve neoliberalizme karşı süren halk isyanının dinmeyen bir kararlılıkla yarattığı potansiyel enerji, yalnızca Şili için değil diğer Latin Amerika halklarına, ve tabii bütün dünya halklarına, diktatörlüklere ve neoliberalizme karşı kendi kaderlerini tayin etmeleri için yeni bir tarihsel moral ve motivasyon kaynağı, ve esas olarak da kendi içinde son derece yaratıcı pratikler taşıyan yeni bir sosyal isyan deneyi kazandırdı. Gelinen aşamada bu dünya tarihinin belki de en uzun süreli (1 yıl) kesintisiz isyanına ev sahipliği yapan Şili sokakları, isyancıların neoliberal Şili diktatörlüğünün şiddetine karşı dinmeyen öfkesi ve yıkılamayan barikatı haline geldi.
yeryüzünün bütün nimetlerini hiç bitmeyecekmiş gibi yalnızca “kendi ekseninde” bir otoriterliğe bağlayan; bütün gelmiş-geçmiş toplumsal sistemlerde kendini bir tür olarak dünya nimetlerinin üstünde, daima birincil ve üstün bir özne sayan, o en ezeli, en zehirli ve en paradoksal egonun sistematik ve psikopatik ev sahipliğinin eseridir. Bu vahim sonucu görmek için kahin olmaya gerek yok.
Ekosistemi asırlar boyu doymak bilmez bir iştahla kemiren insan haydutluğu, yani kapitalizm, nihayet kendi ölümlü sonunu da hazırladığının farkında olarak son bir defa da olsa, can havliyle, kendisi için gerekli son enerji kaynaklarını da yağmalama peşinde. Gezegenin yaşamsal sürdürülebilirliğini zehirleyerek tüketen ve ama en vazgeçilmez en kârlı enerji kaynağı olarak, bütün endüstri devletlerine son bir savaş sığınağı olan petrol-süzlük‑, yeryüzünün bütün kıtalarında büyük bir ekolojik sosyal krize neden olmuş durumda. Milyarlarca insanın teknolojiye bağımlı gündelik hayatının vazgeçilemez enerji kaynağı olan petrol, militarist devletlerin yeni petrol yatakları üzerindeki “ekonomik askeri stratejik üstünlüğü” ele geçirme savaşı, gezegenimizi yok eden bütün ekokırımların vazgeçilmez gerekçesi haline gelmiştir. Yani gelinen aşamada asıl sorun artık ne yanlızca iki sınıfın mücadelesi ile ne de kapitalizm sosyalizm mücadelesi ile açıklanabilir.
Sorun, bütün alt ve orta sınıfların hayatlarını alt üst eden ekolojik sosyal bir sorun olarak kendini göstermektedir. Ancak tarihsel bir yekün olarak baktığımızda yine de bütün bu, alt ve orta sınıfları ve ekosistemi petrole ve diğer enerji kaynakları üzerinden bugünkü geleceksizliğe mahkum eden asıl zanlı, 21 yüz yıldır gezegenimizi toprak, su, orman, hayvan ve insan bileşenleriyle kemiren, yok eden, her tür saldırgan, militarist otorite ve ulus devlet kapitalizmidir.
Dolayısıyla Latin Amerika’da yada nerede olursa olsun sürdürülebilir özgür, ekolojik, anti partriarkal bir yaşam için, militarizmden beslenen her türden otoriterliği doğrudan reddeden toplumsal bir sözleşmeye ihtiyaç var.
Bugün küresel düzeydeki sosyal isyanları tetikleyen nedenlere baktığımızda petrol çıkarımından kaynaklanan ekolojik sorunlar , petrol fiyatlarına bağlı yapılan zamlar, sosyal hakların gasp edilmesi, yolsuzluk ve petrol gelirlerinin eşitsiz dağılımı gibi sorunların öne çıktığını görmekteyiz. Bu durum doğal olarak kapitalizme karşı mücadelede ekonomik demokratik mücadele ile ekoloji mücadelesinin paradoksal bir şekilde ayrışmasını ya da zorunlu olarak ortaklaşmasını gündeme getirmekte.
Bu yeni tip mücadelenin en belirgin ortaklaşması Ekvator, Peru, Bolivya metropollerinde, kentli alt sınıfların ekonomik sosyal talepleri ile Amazon yerlilerinin ekolojik sosyal taleplerini ortak bir isyanda birleştirmeleriyle (ve nihayet Ekvator’da olduğu gibi, Moreno hükümetinin IMF paketini iptal ettirmeleriyle) gündemleşti. Şili’de ise, başkent Santiago’nun en önemli ulaşım aracı metroya, belirli saatler arasında uygulanmak üzere % 4 zam yapılması üzerine 18 Ekim 2019 tarihinde öğrenciler tarafından metroda “turnikeden atlama” şeklinde başlayan protestolar, güvenlik güçlerinin, turnikeden atlayan ve ücret ödemeden geçenlere güç kullanarak çıkarmasıyla kitleselleşti, bütün kentli alt sınıfların ve Patagonya Mapucheleri’nin ekolojik sosyal talepleriyle birleşe büyük ekolojik sosyal “isyan”ına dönüştü.
18 Eylül 2025 'de, ülkenin en büyük yerli örgütü olan CONAIE (Ekvador Yerli Halkları Konfederasyonu), Mayıs 2024'te 48 aylık kemer sıkma programını onaylayan sağcı cumhurbaşkanı Daniel Noboa'nın kemer tsıkma programına karşı uzun vadeli bir grev başlattı. Tanık olduğum ve desteğimi verdiğim bu grev sırasında Amazon'dan bir yerli, Noboa güvenlik güçlerinin barikatlara düzenlediği saldırı sırasında vurularak öldürüldü. Ardından Aralık ayında Brezilya Amazon'unda 14 etnik grubu temsil eden yerli halk, tarımsal hammadde ihracatını hızlandırmayı amaçlayan endüstriyel müdahaleleri protesto etmek için Santarém'deki tarımsal çok uluslu Cargill tarafından işletilen tesisleri işgal etti.Bu yakın dönem mücadeleleri ile yerli halklar gezegenimizdeki asli ve öncelikli gelecek mücadelesinin ne olması gerektiğini ve nasıl yürütûlmesi gerektiğini işaretlemiş oldular. Türkiye'de ekoloji mücadelesi ile sınıf mücadelesi çarpık ve paradoksal bir düzlemde cereyan ediyor. Madenciler direnişi ile Akbelendeki ormanları ve zeytin ağaçlarını koruma direnişi bu açmazın en önemli argümanı haline gelmiştir. irdeleyerek baktığımızda her iki direnişi bir birine bağlayan temel sınıfsal olgular olduğu kadar birbirinden uzak ,birbirine yabancı sınıfsal açmazları olduğunuda görmekteyiz. Ayrı ayrı lokal mücadeler halinde kendini gösteren bu iki sınifsal ortaklığın gerçek manada ortaklaşamamasının çarpık bir şekilde devam edegelen tarihsel politik nedenleri var kuşkusuz. Nedir bu nedenler ? Sosyolojik olarak nasıl açıklamak gerekir bu durumu? Kendi uzun yıllara dayalı deneyimlerime ve gözlemlerime dayanarak cevap vermem gerekirse, bu sorunun temelinde yatan en önemli açmazın geleneksel Türkiye tipi sınıf bilinçsiz işçi sınıfı ile ona önderlik eden sendikalistlerin sınıf mücadelesini yanlızca patron işçi anlaşmazlığında ortaya çıkan ekonomik alacak verecek kavgasına -pazarlığına indirgeme alışkanlığından kaynaklanmakta. Oysa öte yanda korkunç derecede ışçi emeği ile yok edilen eko sistemler, bu " sınıf sendikacılığı"nın asla mücadele gündemi olmamıştır. Ancak bu kusuru yanlızca Türkiyeli işcı sınıfına yüklemek de adil olmaz. Bu bütün dünya işçilerinin ortak kusurudur.Çünkü "insan merkezci" düşünme biçımi işçi sınıfının -ve sendikalistlerinin- eko sistemlerin tahribindeki emek yoğun rolünü görünmez kılmaktadır. Onlar "eknek parası için" emeğini satmak ve pazarlamak zorundadïr. Toplumsal bir varlık olarak işçilerin yaşadıkları doğa'ya bu kadar yabancılaşması büyük bir paradoks olarak kabul etsek bile gezegendeki ekolojik sosyal yaşam döngümüzü yok eden Kapitalist tekno- endüstrilizmle olan suç ortakklığı, sınıf bilinçli işçiler ve sendikalistler tarafından masaya yatırılmalı ve yerleşik verili insan merkezci sendikal örgütlenme anlayışları yerine ,gelecek nesiller adına ekokırıma karşı çıkan ve buna uygun yeni tip örgütlenme biçimleri ile gerçek sınıf farkındalığının ortaya konması gerekir. Bu hayati sorunu gözeten eko bilinçli sınıfsal mevzilenme , Ekokırımcı Kapitalist tekno endüstriyel haydutlarla mücadelenin yolunu açacak , bileşenlerini güçlendirecektir.



