
6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş Ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun’un Madde 9 (8) bende göre “Ticarî iletişim yayınlarının ses seviyesi diğer yayın bölümleri ile aynı seviyede olmak zorundadır.” RTÜK’ün teknik yönergesine göre ise yayınlarda genel referans ses seviyesi yaklaşık: -23 LUFS, tolerans: ±2 dB olmalıdır. Yani televizyon veya radyoda reklam girince sesin aniden yükselmesi mevzuata aykırıdır. RTÜK bu konuda yayın kuruluşlarına idari yaptırım uygulayabilmektedir.
Oysa Türkiye’de yayın yapan televizyon kanallarında yayınlanan reklamların özellikle Prime Time saatlerinde yani 20:00 ile 22:00 saatleri arasında 2 db seviyesini aştığı ve 10 db’e kadar çıktığı görülmektedir.
Immanuel Wallerstein televizyon reklamlarını doğrudan reklam teorisi üzerinden değil, geliştirdiği “Dünya Sistemleri Kuramı” çerçevesinde değerlendirmeye imkân veren bir düşünürdür. Wallerstein’a göre modern dünya, kapitalist dünya ekonomisi etrafında örgütlenmiş küresel bir sistemdir ve medya ile reklamcılık bu sistemin kültürel araçları arasında yer alır. Bu çerçevede televizyon reklamları hakkında çıkarılabilecek temel görüşleri şunlardır: Reklamlar yalnızca ürün tanıtımı değildir; tüketim kültürünü yaygınlaştıran ideolojik araçlardır. Televizyon reklamları bireyleri “vatandaş” olmaktan çok “tüketici” kimliğiyle tanımlar. Küresel kapitalizm, merkez ülkelerde üretilen yaşam tarzlarını çevre ve yarı-çevre ülkelere medya aracılığıyla taşır. Reklamlar aracılığıyla Batılı tüketim alışkanlıkları evrensel ve doğal gösterilir.Böylece ekonomik eşitsizlikler kültürel olarak yeniden üretilir.
Wallerstein’ın yaklaşımında televizyon reklamları, kapitalist sistemin devamlılığını sağlayan kültürel mekanizmalardan biridir. İnsanlara yalnızca bir ürün değil; statü, modernlik, başarı ve mutluluk fikri de satılır. Bu durum tüketim toplumunun sürekliliğini destekler.
Örneğin küresel markaların televizyon reklamlarında: lüks yaşam, bireysel başarı, hızlı tüketim, marka kimliği, modern yaşam tarzı sürekli vurgulanır. Wallerstein’a göre bu içerikler, dünya kapitalist sisteminin kültürel hegemonya kurmasına yardımcı olur. Immanuel Wallerstein açısından “izleyicilerin reklamverenlere satılması” olgusu, kapitalist medya sisteminin temel işleyiş mekanizmalarından biri olarak yorumlanabilir. Bu yaklaşımda televizyon kanalları ya da medya kuruluşları aslında doğrudan program satmaz; izleyicilerin dikkatini ve zamanını reklamverenlere pazarlar. Televizyon kanalları haber, dizi, yarışma veya eğlence programlarını ücretsiz ya da düşük maliyetle sunar. Amaç yalnızca içerik üretmek değildir; mümkün olduğunca büyük bir izleyici kitlesi toplamaktır. Toplanan bu izleyici kitlesi reklam şirketleri için ekonomik değere dönüşür. Reklamverenler, ürünlerini belirli yaş, gelir ve tüketim alışkanlıklarına sahip kitlelere gösterebilmek için televizyon kanallarına ödeme yapar.
Bu nedenle medya ekonomisinde asıl “ürün” çoğu zaman program değil, izleyicinin kendisidir. İzleyicinin: dikkati,zamanı, tüketim eğilimleri, psikolojik yönelimleri ticari bir meta hâline gelir. Bu yaklaşım özellikle eleştirel medya kuramında sıkça vurgulanır. Dallas Smythe bunu “audience commodity” (izleyici metası) kavramıyla açıklamıştır. Smythe’a göre medya şirketleri reklamverenlere aslında “izleyici emeği” satar; çünkü insanlar reklam izleyerek tüketim sisteminin devamına katkı sağlar.
Türkiye’de yayın yapan televizyon kanallarının reklamda sesin adeta patlaması, ilgili organların da bunu görmezden gelmesi medya şirketlerinin reklamverenlere satılması olgusunu açık bir kanıtı haline gelmiştir.



