BIST 100
13.662,75 -1,64%
DOLAR
45,9153 0,14%
EURO
53,4834 0,06%
GRAM ALTIN
6.659,57 -0,42%
FAİZ
43,74 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
111,39 0,41%
BITCOIN
73.387,00 -0,34%
GBP/TRY
61,8475 0,19%
EUR/USD
1,1651 -0,07%
BRENT
93,01 2,07%
ÇEYREK ALTIN
10.888,40 -0,42%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
22 °

SONUÇLAR VE OLASILIKLAR.. ORTADOĞUDAKİ SON GELİŞMELER ÜZERİNE

alp içen yazdı

“Dokuzlu ve onlularca
Dökülen kanlar helaldi
Çünkü her mermi bir parça
O yaklaşan ihtilaldi

Bütün bu işler olurken Aslar çene çalıyordu Konçinalar savrulurken Bir saatçi vakti vurdu”

Malum, 1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti savaşı kaybedip de Ortadoğu’dan çekildiğinden beri emperyalist müdahalelerin, iç savaşların, darbelerin sonu gelmiyor. Bugünlerde ABD ve İsrail öncülüğündeki ittifakın İran’a saldırması üzerine, bu tarihsel süreçte yeni bir sayfa açılmış oldu: 28 Şubat’ta başlayan İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırılarının bütün hızıyla sürdüğü günlerden geçiyoruz. Söz konusu saldırılara başta İran’ın Arap komşuları ve İngiltere olmak üzere birçok ülke de askeri ve lojistik destek sağlıyorlar. Olaylar bütün sıcaklığı ile devam ederken, bizim kamuoyumuzda da, bu saldırılarda Amerika ve İsrail’in tarafını mı, İran’ın tarafını mı tutmak gerektiği, yoksa iki tarafa da mesafeli kalmak mı gerektiği konularında herhangi bir görüş birliği oluşmuş değil. Mesele genellikle herkesin kendi geleneksel konumlanışlarına göre, farklı eğilimlerin kendilerini hangi safa daha yakın hissettikleri üzerinden, biraz da otomatik bir şekilde ele alınıyor. Bu yazıda temel amacımız, iki emperyalist ülkenin İslamo-faşist bir teokrasi ile girmiş oldukları savaştaki muhtemel olasılıkları değerlendirdikten sonra, gerek prensip olarak gerekse fiili siyasi dengeler açısından nasıl bir tavır takınmak gerektiği üzerine, objektif bir tartışma yürütmek.

​Bilindiği üzere, genellikle 26 Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin çözülüşüne tarihlenen Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, ABD’nin dünyada tek başat güç olarak kalması neticesinde Ortadoğu’daki Soğuk Savaş dengeleri de hızla değişmeye başlamıştı. Bölgede başta Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) olmak üzere bağlantısız ya da sosyalist sisteme yakın olarak bilinen bütün yönetim ve örgütler birer birer Amerikan emperyalizmi tarafından yok edilip yerlerine İsrail ve ABD politikalarına yakın rejimler tesis edildi. Bütün bu süreçte ne kadar ABD’nin başat güç olmasına karşı çıkan rejim varsa, başta Libya, Suriye ve Irak olmak üzere birer birer işgal edildiler, yöneticileri öldürüldüler. Coğrafyayı “Büyük Ortadoğu (Greater Middle East) olarak alırsak, bu çözülmeyi soğuk savaş öncesinde 1979’da Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesine kadar geriye çekmek de mümkün. Bu süreç doğal olarak sadece Ortadoğu’da değil, bütün dünyada da benzer şekilde davam etti.

Bugün Ortadoğu’da doğrudan ABD yanlısı olmayan tek ülke İran kalmış gibi gözüküyor. Bu sebeplerden ötürü, özellikle Irak’ta ve Suriye’de Amerikan yanlısı rejimler yerleştirilip Filistin’de Hamas ve Hizbullah’ın güçleri kırıldıktan sonra, esasen sıranın İran’a geldiği uzun süredir konuşulmaktaydı. Bu çerçevede önce 2025 senesinde İran’ın nükleer füze geliştirme faaliyetleri ile bölgede kendisine yakın vekil (proxy) güçlere olan desteği ABD ve İsrail tarafından “varoluşsal tehdit” ilan edildi, hemen ardından da, İran’a yönelik kapsamlı bir füze ve uçak saldırısı başlatıldı. Bu süreçte İran’a ait stratejik tesislerin önemli bir kısmının yok edildiği biliniyor.

Malum, 28 Şubat’ta da ABD ve İsrail öncülüğünde, icrasına bazı bölge ülkeleri ile İngiltere gibi batılı güçlerin de katıldığı çok geniş kapsamlı bir saldırı başlatıldı. Söz konusu saldırıda şimdiye kadar, başta İran dini lideri Ayetullah Hamaney olmak üzere üst düzey birçok sivil ve askeri yöneticinin öldürüldüğü, İran’ın önemli askeri tesislerinin birçoğunun vurulduğu biliniyor. Söz konusu saldırılar hâlihazırda bütün hızı ile sürmekte olup, sürecin bir kara harekâtına mı evrileceği, rejim değişikliği mi hedeflendiği; yoksa İran’ın bölgede hareket kabiliyetinin iyice kısıtlanıp “ehlileştirilmesinin” mi amaçlandığı, henüz netlik kazanmış değil.

ABD’de 3 Kasım 2026 tarihinde yarı dönem (mid-term) seçimleri yapılarak Senato’nun 1/3’ü ile (35 senatör), Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesi yenilenecek. Bu yüzden de, bu tür senelerde Amerikan başkanları genellikle yurt dışında bazı ülkeleri bombalayıp işgal ederek kendi partisinin oylarını artırmaya çalışırlar. Bu sene Trump’ın Venezuela, Grönland ve İran’a yönelik aşırı saldırgan politikalarının arka planında böyle bir gerçeklik de yatıyor. Dolayısıyla, İran savaşında sürecin ne yöne evrileceğini biraz da İran’ın bu saldırılara ne kadar dayanıp karşı tarafa ne kadar zarar vereceğinin tayin edeceğini söylemek yanlış olmaz. Eğer genellikle olduğu üzere ABD ve müttefikleri kısa ve kesin bir zafer elde ederlerse, bu süreçten Trump ve Cumhuriyetçi Parti kazançlı çıkar, sandıkta oyları artar. Ancak, eğer İran daha dirençli çıkar da 3-4 Amerikan gemisi batırır, 5-10 uçak düşürür, İsrail’e önemli bir zarar vermeye başlar, Hürmüz boğazı uzun süreliğine kapalı kalır, İran’ca vurulmuş olan petrol ve doğalgaz rafinerileri uzun süre tekrar açılamazlarsa, manzara değişir. Böyle bir durumda hem Netanyahu hem de Trump süreçten olumsuz etkilenmeye başlarlar, seçimlerde kazançlı değil zararlı çıkarlar. Şu an dahi ABD’de yapılan anketlerde İran’a olan saldırıları destekleyenlerin oranları %20-30 seviyelerinde olduğundan, bu saldırıların ABD ve İsrail açısından tamamen risksiz olduğunu söylemek de kolay değil.

Bu noktada, İran’a olan saldırının uluslararası sistemde kimlere ne kadar zarar verdiğinden de kısaca söz etmekte yarar var. ABD enerji açısından büyük ölçüde kendisine yeter bir ülke olmakla birlikte, uluslararası sistemde toplam üretim, ihracat ve inovasyon alanlarında yavaş bir gerileme içinde. Hâlihazırda askeri açıdan kendisine meydan okuyabilecek herhangi bir ülke olmamasına rağmen, ABD’nin uluslararası sistemde giderek güçsüzleştiğine dair algı, ülke içinde giderek daha milliyetçi ve saldırgan liderlerin destek bulmasına yol açıyor. Trump’ın başarılarının sırrı da esasen burada yatıyor. Bu çerçevede Trump’ın uyguladığı stratejilerden bir tanesi de, uluslararası sistemde ABD’nin mutlak hâkimiyetine en yakın rakipler olarak gözüken Avrupa Birliği’nin ve Çin’in güçlenmelerinin önüne geçmek. Avrupa Birliği’nin de Çin’in de bu açılardan zayıf noktaları, enerji yetersizliği. Özellikle petrol ve doğalgaza erişimin kısıtlanması her iki rakibi de oldukça zor duruma sokuyor. Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın Rusya, Venezüella ve Ortadoğu politikalarının bu strateji çerçevesinde yürütüldüğünü söyleyen uzmanlar var. Bilindiği üzere, söz konusu ülkeler aynı zamanda dünyanın en çok petrol ve doğalgaz üreten ülkeleri arasında yer almaktalar. Hâlihazırda Rusya-Ukrayna savaşı ile Venezula darbesi, Avrupa ülkelerinin enerjiye ulaşımını zaten oldukça zorlamıştı. Çin bu sıkıntıyı bir şekilde doğrudan boru hatları ile bir nebze aşmış oldu. Bununla birlikte, Venezuela müdahalesi ile oldukça stresli hale gelen piyasalar, İran’a olan bombardımanın başlayıp Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ile birlikte, bugünlerde iyice paniklemiş durumdalar. İran Katar ve Suudi Arabistan’daki petrol ve doğalgaz işleme tesislerini de vurduğu için, petrol ve doğalgaz fiyatları inanılmaz bir hızla yükselmeye devam ediyor. Eğer Hürmüz Boğazı kapalı kalmaya devam eder, savaş uzayacak olursa, bu durum kolaylıkla Avrupa ve Çin’de ekonomik krize yol açabilir. Bunun Avrupa ve Çin’e vereceği zarar, doğal olarak ABD’den çok daha fazla olacaktır.

ABD ve İsrail bombardımanları başladığından beri en önde gelen tartışma konularından bir tanesi de, savaşın ne şekilde neticeleneceği etrafında şekilleniyor. Görünen o ki, ABD, İsrail ve başta İngiltere olmak üzere diğer yardım eden ülkelerin füze ve uçak saldırıları ile İran’da rejimin yıkılma ihtimali çok düşük. Normal koşullarda İran’da rejim değişecekse dahi, İran’da insanların çoğunun nefret ettiği İsrail ve Amerikan saldırıları, rejimin kendisini tahkim edeceği yeni araçlar dahi vermiş olabilir. Örneğin, binlerce üyesi molla rejimi tarafından işkencelerle öldürülmüş İran Komünist Partisi TUDEH dahi, dün aşağıdaki açıklamayı yaptı:

“Amerikan emperyalizminin ve Lahey'deki Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından insanlığa karşı suçlardan yargılanan İsrail hükümetinin askeri saldırganlığı, İran'ın tiranlık boyunduruğundan ve mevcut diktatörlük hükümetinden kurtuluşunu müjdelemek bir yana, İran'ı güçlü bir bölgesel ülke olarak yok etme ve Velayet-i Fakih rejimini, muhaliflerine karşı kanlı bir baskı programı ilan etmiş olan bağımlı ve otoriter bir hükümetle değiştirme girişimidir.”

“İran Tudeh Partisi, İran'daki tüm ulusal ve özgürlük yanlısı güçleri ve dünyadaki tüm barışsever ve ilerici güçleri, bu kritik ve kader anlarında el ele vererek, İsrail ve Amerikan emperyalizminin ülkemize yönelik bu saldırganlığına son vermek ve barışı tesis etmek için tüm güçleriyle birleşmeye çağırıyor.”

Bu durumda, ABD ve İsrail açısından, aslında İran’da rejimi değiştirmeyi garanti edecek bir tek seçenek kalıyor, o da içeride karışıklık çıkartmayı da deneyerek, İran’ı karadan işgal etmek. Esasen İran’da Kürt kökenlilerin ve Pakistan sınırında yaşayan Beluç’ların uzun süredir kışkırtılmaları da böyle bir alternatif çözüme yönelik hazırlıklar olarak görülmeli. Bu ihtimal karşısında bugünlerde özellikle bölgedeki Kürtlerin tekrar Amerika ve İsrail güzellemelerine girişmiş olmaları da dikkatlerden kaçmıyor. Bununla birlikte, görünen o ki, İran’da ne Kürtlerin ne de Beluçların rejimi zorlayabilecek bir ayaklanma çıkarabilme kabiliyetleri henüz bulunmuyor.

Ayrıca, İran’a bu koşullarda ABD önderliğinde bir kara harekâtı başlatılması da, bu harekâtın başarıyla sonuçlanması da, başka bir takım faktörler dikkate alınacak olursa oldukça düşük bir ihtimaldir. Öncelikle, böyle bir savaşta ABD’nin ve İsrail’in binlerce değil, on binlerce kayıp vermeyi göze alması gerek. Seçimlere 8 ay kalmışken Trump’ın böyle bir maceraya girişmesi kolay gözükmüyor. Ayrıca, Kuzey Kore, İran’a kara harekâtı başlatılması durumunda nükleer silahları ile İran’ı savunacağını ilan etmiş durumda, Yapar yapmaz, ayrı konu, ama Kuzey Kore ile Rusya Federasyonu arasında karşılıklı savunma ittifakı olduğu da bilindiğinden, bu nükleer tehdidin müttefiklik ilişkisi üzerinden Rusya’yı da kapsamakta olduğunun gözetilmek zorunda kalınacağına eminim.

Dolayısıyla, erken konuşmak her zaman için risklidir, ama hâlihazırda devam etmekte olan harekâtın en muhtemel sonucu İran’da üstyapının, askeri ve nükleer tesislerin güçlü bir şekilde tahrip edilerek İran’ın zayıflatılması olarak gözüküyor. Ancak bu neticenin de İran’a kalıcı bir zarar verme ihtimali düşük. ABD’nin çevreleme çabalarına karşı Rusya, Çin ve İran’ın de facto bir şekilde birlikte hareket etmekte oldukları dikkate alınırsa, İran’ın bu ülkelerin de yardımıyla birkaç sene içinde kolayca kayıplarını telafi etmesi şaşırtıcı olmaz.

Son olarak, yazımızı bitirmeden önce, ülkemizdeki sol/sosyalist muhalefet olarak bu konuda alınması gereken tutum üzerine de birkaç değerlendirme yapmakta yarar var. Amerikan emperyalizmi ve müttefikleri, “demokrasi getireceğiz” iddiası ile o kadar çok ülke işgal edip yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürdüler ki, artık İran’a demokrasinin Amerikan ve İsrail füzeleri ile geleceğine samimi bir şekilde inanan çok fazla insan yoktur diye tahmin ediyorum. Bununla birlikte, ülkemizde özellikle Kürt siyasi hareketi ile sol muhalefete ait birçok kesimde, “İran’daki molla rejimine de, Amerikan emperyalizmine de, Siyonizm’e de karşıyız, yesinler birbirlerini” türünden bir yaklaşımın oldukça yaygın olduğunu söylemek mümkün.

Bu pozisyonda olanların tutumlarını “radikal pasifizm” diye adlandırmakta sakınca yok. Hem İran’daki baskıcı rejime hem de bölgedeki emperyalist müdahalelere karşı olduklarını söyledikleri için, oldukça ahlaki, “solcu” ve tabiri caizse “temiz” bir noktada durduklarını, hem de askeri saldırı karşısında hiçbir şey yapmamayı tavsiye ettikleri için özünde emperyalist müdahaleyi meşru kıldıklarını söylemek mümkün. Şahsen, bu sözde “etik” yaklaşımın “temiz” olduğunu zannetmek bir yana, nereden bakılırsa bakılsın, son derece yanıltıcı ve ABD/İsrail yanlısı bir tutum olduğunu düşünenlerdenim.

Bana kalırsa, “demokrasi getireceğiz” diye milyonlarca kişiyi on yıllar boyu ablukaya alanlar da, on binlerce kişiyi bombalayıp öldürenler de, ülkeyi parçalayıp sömürmek için her türlü ahlaksızca desteği sunanlar da, onların ülke içindeki çanak yalayıcıları da İran’ı sevmiyorlar. Libya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve daha birçok ülkede emperyalizm yoluyla gelen sözde “demokrasi”lerin neticelerini görmek için bu ülkelerde yaşamak bile gerekmiyor. Bunu görmek için milyonlarcası iç savaş ve işgallerle öldürülmüş, milyonlarcası ülke dışına kaçmış Iraklı ve Suriyelilerin hallerine bakmak dahi yeterli. Ortada ne ülke, ne doğru dürüst yaşayan bir halk bıraktılar.

Füzelerle, bombalarla, askeri işgalle demokrasi gelmez. Ben şimdiye kadar bir tane ülkenin dahi Amerika ve İngiltere tarafından işgal edilip parçalandıktan sonra daha demokratik, daha müreffeh, daha gelişmiş olduğuna rastlamadım. Bu durumun, bölgede kendi kukla devletlerini kurmak için umutlarını Amerikan ve İsrailli emperyalistlere bağlayan bazı kesimler dışında, sağduyu sahibi birçok kişi tarafından görülmekte olduğundan da eminim. Bir düşünce alıştırması olarak benzer bir durumun Türkiye’nin başına geldiğini düşünecek olursak, bu yaklaşım tarzındaki sakatlığı belki daha iyi anlayabiliriz. ABD, İsrail, İngiltere ve Türkiye’nin sınır komşuları, “yeterince demokratik değil, demokrasi getireceğiz” diye Türkiye’yi de binlerce füze ve bombayla vursalar, on binlerce yurttaşımızı öldürseler; ülkenin kaynaklarını sömürmek için her türlü yöntemle ülkemizi parçalamaya çalışsalar, “Türkiye demokratik değil” diye işgalcileri mi destekleyeceğiz, yoksa “beni ilgilendirmez” deyip tatile mi çıkacağız? Ben bu ülkeyi de yurttaşlarımı da seviyorum.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?