
Anadolu halkının, büyük önder Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanmış olduğu zaferin ilk adımını atan, dünya mazlum halklarının özgürlük ateşini yakan, emperyalizmin kalbine ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin ( Osman Nevres) in memleketinden…
Sonradan yetme, haris kent yöneticileri tarafından ihanete uğramış sarı saçlı Smyrna’nın hüznünden, dünya şairimiz Homeros’un kıyısında doğduğu Meles Çayı’nın kimyasal kokusundan, anılarda kalan fidan boylu Karaburun nergisinden, beton yığınını uzaklardan seyreden Yamanlar dağından, midye ve gevrek kokulu esmer aşkların gecekondusu Kadife Kale’den, Cumbalı Rum evlerini yakarak, yıkarak önlerinde güneşe uzanmış iskelelerini ve denizini doldurarak tarihe gömdüğümüz Kokaryalı’dan, faytonları cennete gönderip, öldürdüğümüz fokların heykeline ağıt yakan Kordelya’nın lüle saçlı kızlarından…
Selam olsun.
Çınarlı’nın, Halkapınar’ın metal atıklarından, Bornova’nın betona gömdüğümüz bamyasından, sularına masa atıp ördeklere ekmek ve gülücük attığımız Pınarbaşı’nın sanayi pasından, gürültüsünden, çürüyen ayvasından… Balçova’nın sırtını dağlara yaslamış, darbe evlerinin işkenceci kokan balkonundan… Narlıdere’nin son manavından,“AVM” olacak şehitliğin son duasından… İnciraltı’nın yeşilliği, suyunu, ruhunu bataklığa gömen Pisa Kulesi’nden, martının son kanat beyazlığından, imbatın şaraba boğulduğu mevsimlerden, doğanın katliamından, balıkların iskeletinden, yeşil katili beton kentimizden…
Selam olsun.
Bir semtten bir mahalleye metroyu on yılda tamamlayabilen beceriksizler cennetinden…Havasından, neminden, gavurundan, camisinden, havrasından, kilisesinden yine de ezgiler yayılan ümmet-i kapitalden, rakısından, rokasından, hamur yığını ve farkında olmadan kızlarımızı şişmanlatan boyozumuzdan…
Selam olsun.
Kent merkezinde neonların arka sokağında fuhuş, uyuşturucu ve farelerden geçilmeyen bir zamanların “Küçük Paris”i Alsancak’ın “al”ından, atların son sığınağı sevgili kardeşlerimin, Çiganların Kahramanlar gibi şarap içişinden, Bayraklı’nın kara- kuru ve tepeden bakan doğaya düşman yokuşundan, Kemeraltı’nı süsleyen Ballıkuyu kızlarından, Eşrefpaşa’nın çıyanından, matem evine dönen Bayramyeri’nden, Bozyaka’nın konforlu ve arada sırada kamerası çalışmayan işkencehanelerinden, Karabağlar’ın karasından, şehre taşınan zavallı köyler ve köylüler topluluğundan…
Selam olsun.
Çankaya’sından, ezan kayasından, melodisinden ve bilumum zabıta camiasından, rüşvetçisinden, haininden, gavurundan, “esmen”, “tütün” ve yalnızca adı kalan “yeşil İzmir” kolonyasından, sokak çiçeklerinden, sokak çocuklarından ve bilumum partili farelerden, hem sosyalist hem de ırkçı ve her sofrada takla atanlardan, hem hasta hem doktor olanlardan, son masalcı teyzeden, göbeğine balonları bağlayan ve sessizce sokaklarda çocukları gökyüzüne uçuranlardan, pamuk şekerinin pembesinden, son kara fırınından, Mumcu’nun kahvesinden, son direnişin devrimci çığlığı Maşatlıktan, gölgesi kalan Aziziye Karakolundan, katmerinden, boyozun esmer yumurtasından bu kentin eşkıyasından, şairinden, baronlarından…
Selam olsun.
Eh bu kadar selam yeter…
İşte Demokrasimizin beşiği, Avrupa’ya açılan ilk ve son penceremiz ve sonradan renklendirilmiş fotoğrafımızla mezar taşımızdaki ahvalimiz.
Artık, İzmir’den açılan pencere ile kente, ülkemize ve hayata Tanık olmanın sorumluluğuyla yazar arkadaşlarımızla yola çıkıyoruz…
Olumlu- olumsuz, iyi- kötü, güzel- çirkin bu kent ve bu ülke bizim. Bu nedenle mevcut fotoğraftan konuşan, yazan, susan herkes bu gelişmelerden sorumludur… Sorumluyuz.
Basın…
Yandaş basın değil, emperyalizmin borazanlığını, kültür taşeronluğunu yapan basın değil… Her koşulda, öncelikle ulusal bütünlüğü, barışı, kardeşliği, paylaşmayı ve bedeli ne olursa olsun nesnel yorum ve bilgilendirmeyi hedefleyerek günümüze TANIK olmaya devam eden yol arkadaşlarımıza ve siz güzel okuyucularımıza selam olsun.



