
Sadece savaş sürerken değil, savaşların öncesinde ve sonrasında da ekolojik yıkım devam ediyor. Savaşlara hazırlık aşamasında gerçekleşen silah üretim süreci de kirliliğe sebep oluyor. Bu kirlilik insanlar da dahil tüm ekosistemi olumsuz etkiliyor. Yine savaşlara hazırlık sırasında üretilen silahların kontrol edilmesi ve askeri tatbikatlar telafisi mümkün olmayan sonuçlar ortaya çıkarıyor. Verilen istatistiklere göre yeryüzünde 1.700’ü ABD ordusuna ait 20.000’i aşkın alan, geleneksel toksik askeri atıklarca kirletilmiş durumdadır. Fazla üretilen, bozulan, artık kullanılmayan tonlarca silah hâlâ yok edilmeyi beklemektedir. Savaş sonrasında denize bırakılan ya da toprağa gömülen silahlarsa aynı şiddetle ekosisteme zarar vermeye devam etmektedir.
1977’de Mozambik’in Portekiz’den bağımsızlığını kazanmasından iki kısa yıl sonra ülke acımasız bir iç savaşa girdi. On beş yıl süren kanlı savaştan sonra, yaklaşık bir milyon kişi öldü, milyonlarca kişi daha yaralandı ya da yerinden edildi. Ancak bu çatışmanın tek kurbanı insanlar değildi. Savaşın çoğu, insan dışı yaşamla dolu 1.570 mil karelik bir alan olan Mozambik’in Gorongosa Milli Parkı’nın vahşi bölgelerinde gerçekleşti. Savaş sırasında askerler, yiyecekleri güvence altına almak için silahlarını hayvanlara ya da silah ticareti yapmak için fildişilerine çevirdiler. 1992’de barış antlaşması imzalandığında, Gorongosa’nın büyük hayvanlarının çoğunun nüfusu harap olmuştu — yüzde 90 veya daha fazla azalmıştı.
Ne yazık ki savaşlar ve yol açtığı ekolojik kırımlar yalnızca bunlarla sınırlı kalmadı. Son yarım yüzyılda, büyük çatışmaların yüzde 80’inden fazlası biyoçeşitliliğin sıcak noktalarında yaşandı. Şimdiye kadar hiç kimse bu ölümcül olayların yaban yaşam üzerindeki etkisini ölçemedi.
Nature dergisinde yayınlanan bir çalışmada, insan çatışmasının Afrika’daki büyük memeli popülasyonları üzerindeki etkilerine dair rakamlar ortaya koymak için 1946’ya kadar uzanan veri hazineleri inceleniyor. Sonuçlar, incelenen tüm faktörlerden tekrarlanan silahlı çatışmanın vahşi yaşam üzerinde en büyük etkiye sahip olduğunu ve hatta düşük seviyeli çatışmanın bile büyük otobur popülasyonlarında derin düşüşlere neden olabileceğini göstermekte. Ancak yine de bir umut ışığı var: Analize dahil edilen birçok yerde vahşi yaşamın insanlardan arındıktan sonra tekrar geri dönebildiğini, kendi kendini yenileyebildiğini kanıtlar nitelikte. Ekosistem, insandan arındığında gerçekten de olağanüstü bir şekilde kendini yenileyebiliyor. Bu konuda birebir yaşadığımız en iyi öğretici Covid-19 pandemi süreci oldu. Zorunlu sosyal tecrit nedeniyle insan etkileşiminden kurtulan ekosistemlerin, insan tarafından tahrip edilen çeşitliliğine kendi kendini yenileyerek tekrar kavuştuğuna tanık olduk.
Savaşlarda hayvanlar da insanlarla birlikte acı çekiyor
Savaşlar, acımasız birçok gerçeği ortaya çıkarır. Ukrayna’daki savaş, insan ve hayvan yaşamlarının birbirine bağlılığını, ölümcül tehlike karşısında bile merhametle ve sevgiyle hareket etmeye olan amansız bağlılığımızı göstermesi bakımından güçlü ve acı verici bir ders niteliğinde.
Şiddetin ve savaşların hüküm sürdüğü her yerde, hayvanlar insan kurbanlarının yanında acı çeker ve çoğu zaman da onlarla birlikte aynı acı kaderi paylaşırlar. Endüstriyel haydutluğun saldırganlığa dayalı yeni küresel kaynak arayışlarının jeostratejik ve jeopolitik adresi olan Ortadoğu’da ABD ve İsrail ordusu İran’a savaş açarak küresel bir savaşın fitilini ateşlemiş oldu. Ancak bu noktaya nasıl gelindiğini anlamak için bu sürecin öncesine gitmek gerekir. Aralık 2017’de “Ekmek İsyanı” olarak bilinen başkaldırıyla başlayan protestolar zinciri, Kasım 2019’da akaryakıt fiyatlarındaki artışa ve adaletsizliğe karşı halk öfkesinin patlaması niteliğindeki kanlı ayaklanmayla devam etmiştir. 2021’deki isyan, Arap etnik azınlıkların başlattığı ve sürüklediği “susuzların ayaklanması” olarak bilindi. Bu dalga, 2022’de kadın özgürlük mücadelelerini ve Kürtler ile Beluçlar gibi ezilen ulusların sömürgecilik karşıtı mücadelelerini öne çıkararak yeni ufuklar açan “Kadın, Yaşam, Özgürlük” ayaklanmasıyla doruğa ulaştı. Bugünkü ayaklanma, toplumsal yeniden üretim krizini bir kez daha merkeze alıyor. Bu kez daha radikal ve savaş sonrası bir zeminde. Geçim talepleriyle başlayan protestolar, dikkat çekici bir hızla iktidar yapılarını ve yozlaşmış egemen oligarşiyi hedef aldı. 8 Ocak 2026 gecesi ise tarihsel olarak benzeri görülmemiş bir gece oldu. Gün, özellikle İran Kürdistan bölgesindeki Kürt partilerinin çağrısıyla esnaf ve ticaret kesiminde başlayan genel grevle açıldı. Kepenk indirme eylemleri, ülke genelindeki sokak ve kampüs seferberlikleri ile birleşti. Güvenlik güçleriyle çatışmalar, başkentten sınır eyaletlerine kadar onlarca kente yayıldı. Bir hak izleme raporu, o gün 21 eyalette en az 46 kentte protesto eylemi gerçekleştiğini ifade etti. Akşam saatlerinde dolaşıma giren görüntüler, olağan polis müdahalesiyle kontrol edilemeyecek ölçüde son derece sarsıcı kalabalıkları gösteriyordu. Milyonlarca insan sokakları rejimden geri alıyor ve birçok yerde kolluk güçlerini geri çekilmeye zorluyordu. Bu atmosfer, pek çok kişi için 1979 devrimine giden aylara dair hafızaları canlandırdı. 8 Ocak akşamı, İslam Cumhuriyeti’nin baskı aygıtı tökezlerken ve sokaklar rejim denetiminin dışına çıkarken, rejim neredeyse tam kapsamlı bir internet kesintisini uygulamaya koydu. Yazının kaleme alındığı sırada karartma sürmektedir. Bu hamle, koordinasyon ağlarını koparma ve katliamların belgelenmesini peşinen engelleme girişimidir.
Aynı zamanda Donald Trump, İslam Cumhuriyeti’nin katliamı tırmandırması hâlinde misilleme tehdidini yineledi. Öte yandan Rıza Pehlevi ile arasına kısmen mesafe koyarak, bir görüşmenin uygun olup olmayacağından emin olmadığını söyledi ve “herkesin sahaya çıkmasına izin vermeliyiz ve kimin ortaya çıkacağını görmeliyiz” dedi. Yalnızca “Şah’ın oğlu”na odaklanma, bu metinde ondan daha az gerçek olmayan başka bir eğilimi gölgede bırakıyor: Venezuela’da ve (son zamanlarda benzer şekilde Küba için de geçerli olan) rejim içi yeniden yapılanma yoluyla kontrollü bir geçişin, yani kopuş olmadan bir değişimin olasılığını. Sanırım bu, Venezuela ile başlayıp İran ile genişleyen jeopolitik emperyal strateji, küresel haydutluğun yeni jeotaktiği olacak.
2017’den bu yana beşinci ayaklanma
28 Aralık 2025’ten bu yana İran, bir kez daha yaygın protestoların ateşiyle yanıyor. “Diktatöre ölüm” ve “Hamaney’e ölüm” sloganları, 26 eyalette 78 kentte en az 222 noktada sokaklarda yankılanıyor. Protestolar yalnızca yoksulluğa, fahiş fiyatlara, enflasyona ve mülksüzleştirmeye karşı değil; bütünüyle çürümüş bir siyasal sisteme karşıdır. Yaşam, çoğunluğu oluşturan işçi sınıfı, kadınlar, LGBTİ+’lar ve Fars olmayan etnik azınlıklar açısından katlanılmaz hâle gelmiştir. Bunun nedeni yalnızca on iki günlük savaşın ardından İran para biriminin adeta bir serbest düşüşe geçmesi değil; aynı zamanda tekrarlanan elektrik kesintileri dâhil olmak üzere temel toplumsal hizmetlerin çöküşü, derinleşen ekolojik sosyal yıkım (hava kirliliği, kuraklık, ormansızlaşma ve su kaynaklarının kötü yönetimi) ve kitlesel idamlardan (2025 yılında en az 2.063 kişi) kaynaklanmaktadır. Tüm bunlar, yaşam koşullarını daha da vahim hâle getirmektedir.
Kapitalist haydutların elinde yeni bir silah: Yapay zekâ
Tüm dünyada despotlar, acımasız devlet şiddetiyle eski usul servet biriktirmeye geri döndüler. Son birkaç yıldır küresel ekonomiyi ayakta tutan şeylerden biri, “yapay zekâ” ürünleri satmaya çalışan bir avuç teknoloji şirketindeki piyasa spekülasyonlarının patlaması. Aslında bu, zenginlik ve gücün nasıl dağıldığını belirlemenin daha da merkezi olacağı bir döneme hazırlanmak için yeni nesil askeri teknolojiye yatırım yapma telaşıdır. Bu haftaki çatışmada, ABD ordusunun ABD vatandaşlarının kitlesel iç gözetimini sürdürmek ve dünyaya tamamen özerk silahlar salmak için Antropic tarafından üretilen AI araçlarını kullanıp kullanamayacağına dair kanıt görebiliriz.
İsrail ordusu, Gazze’de soykırım yapmak için yapay zekâyı yoğun bir şekilde kullandı. Bu — bürokratları kendi e-postalarını yazma zahmetinden kurtarmamak — yapay zekâ için başlıca kullanım durumudur. İsrail hükümeti için Ortadoğu’nun tamamı artık Batı Şeria’dır. İran’a yapılan saldırı, yüz milyonları Filistin, Lübnan ve Suriye halkına uyguladıkları şiddete maruz bırakmaya kararlı olduklarını gösteriyor. Elli yıldır ekoloji hareketi, iklim sorununun jeopolitik meselelerle ve dolayısıyla barış ve istikrar ile yakından bağlantılı olduğunu dile getiriyor. Son 8 yıldır yaşadığımız dört tarihsel yıkım, yani Covid-19, Ukrayna, Gazze ve İran savaşı, bu 50 yıllık uyarının nelere yol açtığının ve daha başka nelere yol açabileceğinin en korkunç, en can yakıcı örnekleri oldu.
Nitekim fosil yakıtlara sıkı sıkıya bağlı toplumlarda yaşadığımız müddetçe devletlerin sürekli olarak çatışmaya girmesi muhtemeldir.
Ekolojik ve özgür bir dünya için tek çare, savaşa karşı topyekûn ekolojik sosyal direniştir!
Ukrayna’daki ve Ortadoğu’daki emperyalist savaşa karşı seferber olmayıp izlemekle yetinirsek, artı 2°C ve ötesindeki bir dünyanın nasıl umutsuz olabileceğini şimdiden görebiliriz. Savaşın Ukrayna’da ve Ortadoğu’da ekosistem üzerindeki tahrip edici etkisi devam ederken Avrupa ülkelerindeki tarım endüstrisi de tedirgin olmaya başladı. Çünkü tarım ürünleri alanında özellikle buğday alımında Ukrayna’ya bağımlı olan Avrupalı tarım sektörünün olası gıda krizine karşı kendini korumak adına tartışmalı tarım ayarlarına geri döneceğini, yani tarım endüstrisinin çevre üzerindeki çoklu ve onarılamaz zararlarına, nitrat ve böcek ilaçlarının ve GDO’ların kullanımına hız vereceğinden kaygılanıyorum. Nitekim bunun ilk işaretini Macron’un kendisi verdi. Ukrayna’daki savaşın Avrupa’da gıda krizine yol açabileceğini söyledi. Savaşların uzaması her açıdan mevcut ekolojik krizi derinleştirirken Avrupa’da da buna bağlı sorunlar çok daha yakından hissedilecek gibi görünüyor.



