BIST 100
13.662,75 -1,64%
DOLAR
45,9095 0,12%
EURO
53,4834 0,06%
GRAM ALTIN
6.682,79 -0,07%
FAİZ
43,74 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
111,65 0,64%
BITCOIN
73.450,00 -0,25%
GBP/TRY
61,8280 0,16%
EUR/USD
1,1645 -0,12%
BRENT
93,46 2,57%
ÇEYREK ALTIN
10.926,36 -0,07%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
20 °

ON” LARA SAYGI İLE…

Sadık Çelik yazdı

Türkiyeli erken dönem radikal sol sosyalist hareketin kendi tarihi koşulları içinde kendinden en çok söz ettiren iki ismi kuşkusuz Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş’ti. Kendilerinden sonra gelen (78-90) kuşağı derinden etkileyen Mahir ve Deniz, dönemin verili baskın ideolojik, politik ve örgütsel arayışlarını karakterize eden temsiliyetleri ile gençlik hareketlerini doğrudan etkilediler. Kuşkusuz onları toplumsal bir başkaldırı için harekete geçiren 68 rüzgârıydı. Özellikle ABD’de Vietnam’daki işgale duyulan tepki, ırkçılığa karşı büyüyen siyah hareket ile birlikte dünyadaki toplumsal muhalefet hareketleri üzerinde büyük bir etki yarattı. Bu dönemde ABD’de ve Avrupa’da yüz binlerce kişinin katıldığı savaşa ve ırkçılığa karşı gösteriler yapıldı, üniversite işgalleri yaşandı, hatta ABD borsası Wall Street bile 3 gün işgal altında tutuldu.

Bugün de benzer bir durum yaşıyoruz; ancak toplumsal muhalefet dinamikleri açısından çok daha farklı bir süreç bu. 68’in aksine, kendi içinde edilgen, kararsız ve bölünmüş bir savaş ve ırkçılık karşıtlığı hâkim dünyada. Bunun geriye dönük olarak toplumları etkileyen tarihsel, ideolojik, politik sonuçlarıyla da ilişkisi var kuşkusuz. Buna ek olarak geçmişten farklı olarak dünyamızın içinde bulunduğu ekolojik, sosyal krizin etkileri çok daha öncelikli bir muhalefet ortamını dayatıyor. Savaşlar ise bu süreci daha da hayati bir noktaya doğru sürüklüyor.

Tekrar konumuza dönecek olursak, Avrupa’da ve Batı’da başlayan başka bir dünya arayışı kendi özgün iç dinamikleriyle yeni bir başkaldırı ortamı yaratırken, Türkiyeli sol hareket daha çok öykünmeci (şabloncu) bir ideolojik, politik, örgütsel konum aldı. Avrupa’daki hareketlere kıyasla daha geri bir konumda aydınlanma yaşayan Türkiyeli sol sosyalist devrimciler, bütün bu yetmezliklerinin ayırdına varmadan büyük bir devrim koşusuna başladılar. Toplumsal aydınlanmayı liderlik kültünün dizayn ettiği az gelişmiş Türkiye’de bu genç insanlar, 20’li yaşlarında toplumsal uyanışı sağlamak için kendilerini “devrimin öncüleri” olarak ilan ettiler. Avrupa’da başlayan özgürlük ve devrim rüzgârı, onları spontane bir şekilde bütün yetmezliklerine rağmen Türkiyeli halkların geleceği adına bir devrim kavgasına yönlendirdi.

Ancak bu devrimin yolu, kendilerinin deyimiyle sarptı, engebeliydi. Kısa sürede büyük kavgalara giriştiler. Yürüyüşler, mitingler, boykotlar, grevler örgütlediler. Soygun ve rehine eylemlerine katıldılar, silahlı çatışmalara giriştiler; yakalandılar, hapsedildiler, hapsedilen arkadaşlarını kurtarmak için firar ettiler ve bu dolambaçlı, engebeli yolun sonunda Kızıldere Olayı’de bir köy evinde kuşatılarak trajik bir şekilde öldüler, yenildiler. Uğruna dövüştükleri, devrim için uyandırmak istedikleri halkları ise onları gözyaşları ve ağıtlarla uğurlamaktan başka bir şey yapamadılar. “Devlet baba”nın korkunç şiddeti karşısında kendilerini güçsüz hissettiler. Tıpkı Denizlerin idam edildiklerinde hissettikleri gibi...

Onlar, toplumsal uyanış adına kendilerini feda ettiler. Onların miraslarını takip ettiğini ileri süren sonraki kuşaklar ise aynı kaçınılmaz trajik sonlarla yüzleşirken, kendi içlerinde son derece otoriter iktidar kavgaları ve politik cinayetleriyle de anıldılar. Bu yanıyla Mahirlerin, Denizlerin kendi aralarında yarattıkları dayanışma ve yoldaşlık geleneğine de gölge düşürmüş oldular. Daha vahimi, bugün hâlâ bu kirli, karanlık geçmişleriyle yüzleşmiş değiller.

Bu yüz kızartıcı durum, otoriter solun ben merkezci iktidar hastalığının ahlaki boyutunu göstermekte. Devletlerin otoriterizmini sorgularken ve ona karşı mücadele ederken, kendi içinizdeki otoriterizmle de yüzleşmek zorundasınız. Aksi takdirde birbirinizden farkınız kalmaz. Kanımca solun bütün günahlarının kaynağı burada aranmalı. Geleneksel olarak Marksist otoriterizmden beslenen bu “hastalıklı sol” anlayışlar, söylemleri ile pratikleri arasında sürekli bir gerilim ve çatışma hâlindedirler. Nitekim bu paradoksal tutum, onları kaçınılmaz olarak idealleriyle de sorunlu hâle getirdiği gibi halka da yabancılaştırmıştır.

Bugün Türkiyeli sol, otoriterizmin ideolojik, politik, örgütsel yetmezliğinin nihai sonucudur. Bu konu anti-otoriter, özgürlükçü yeni kuşaklar tarafından masaya yatırılmadığı sürece de kendi lanetli suyunda kaynamaya devam edecektir. Şimdilik bu konu, belki daha geniş bir yazı konusu olarak bir kenarda dursun diyerek onlara dair son sözlerimle noktalamak istiyorum: İdeolojik, politik, örgütsel yetmezlikleri, hataları bir tarafa; aydınlanma adına kısacık yaşamlarına sığdırdıkları olağanüstü çabaları ve özverileriyle hatırlanmaya devam edecekler.

Onlara SAYGIYLA…

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?