
Bir insanın iyileştiğinin ilk belirtileri nelerdir? Ağlaması azaldığında mı? Panik atakları durduğunda mı? Uykuları düzeldiğinde mi? İnsanlar hemen belirtilerinin azalmasını isterler. Hatta bazıları belirtilerin azalmasını iyileşme olarak görürler. Oysa iyileşme çoğu zaman belirtiler azaldığında değil, kişinin kendi içindeki ilişki biçimi değiştiğinde başlar. Üstelik bu değişim çoğu zaman belirgin değildir. Sessizdir.
Çoğu insan terapiye bir ya da birkaç semptomla gelir: kaygı, öfke, çökkünlük, ilişki sorunları gibi. Oysa semptom ya da şikâyet çoğu zaman bir “bozukluk” değil, işlenmemiş deneyimlerin dile getirilişidir. Özellikle travmatik yaşantılarda, deneyim adaptif bilgiyle bütünleşemediğinde, bellekte işlenmemiş bir ağ olarak kalır. Bu ağ tetiklendiğinde kişi şu anda değil geçmiştedir. Beyin şu anın bilgeliği, bilgisi ve deneyimi ile değil geçmişteki işlevsiz bilgiyle hareket eder. Bedensel tepkiler hızlanır, duygu regülasyonu zorlaşır, düşünce katılaşır, tıpkı travmatik deneyimleri yaşadığı geçmişteki o an gibi.
Bu durum yıllar boyunca yaşanır gelir. Bir gün, kişi yaşadığı yoğun duygu ile arasında milimetrik bir mesafe koymaya başlar. “Şu an çok korkuyorum” demek yerine, “Şu an korku geldi” demeye başlar.
Bu küçük dil kayması gibi görünebilir. Aslında büyük bir nörobiyolojik dönüşümün işaretidir.
Psikolojik sağlamlık, stres hissetmemek değildir. Sağlamlık; sinir sisteminin aktivasyonunu düzenleyebilme, tetiklenme ile kimlik arasına sınır koyabilme kapasitesidir. Travma konusunda yapılan çalışmalar bize şunu gösterdi: İyileşme, geçmişin izlerini silmek değil; geçmişle bugünü ayırt edebilme becerisini kazanmaktır.
Danışanlarım ilk seanslarda, “Yine çok kötü oldum” diye gelirler. Onlara şunu sorarım:
“Peki, farklı olan bir şey varmaydı? Farklı olan bir şey var mı?”
Genellikle:
“Eskisi kadar uzun sürmedi.”
“Bu sefer neden böyle hissettiğimi anlayabildim.”
“Bunun tetiklendiğimi fark ettim.”
Belirti hâlâ vardır. Ama çok önemli bir ayrıntı var: kontrol duygusu geri gelmiştir.
Öğrenilmiş çaresizlik araştırmaları ve bizim gözlemimiz, insanın en çok zorlandığı şeyin acının kendisi değil, acıyı değiştiremeyeceğine dair inancı olduğunu biliriz. İyileşme, bu inançta oluşan bir çatlakla başlar. Kişi semptomla özdeşleşmeyi bırakır. “Ben kaygılıyım” yerine “Kaygı yaşıyorum”, “Tetiklendim” demeye başlar.
Bu, yetişkin, mantıklı yönünün geri gelmesi, bir tür olanlar üzerinde kendi kontrolünü yeniden (bazıları için ilk defa) kazanmaya başlamasıdır.
Nedense birçok insan iyileşmeyi idealleştirir. Büyük kararlar, radikal değişimler, güçlü geri dönüş hikâyeleri… Oysa iyileşme başlangıcında olan çok sadedir:
Bir insanın tetiklendiği anda hemen dışarı çıkmak yerine odada kalabilmesi.
Bir annenin öfkesini çocuğuna yansıtmadan önce durabilmesi.
Bir erkeğin “İyi değilim” diyebilmesi.
Bir öğrencinin başarısızlığı genellemek yerine sadece o sınava bağlaması.
Sessiz değişimler.
İyileşme çoğu zaman görünmez ilerler. Çevre “Hiçbir şey değişmedi” diyebilir. Ama kişi bilir: Artık tamamen dağılmıyor. Artık geçmiş her kapıyı aynı şiddette çalmıyor. Artık duygu geldiğinde dünyası yıkılmıyor. Bazen kişinin kendisi kabul etmez ama çevresi onda değişimi görür.
Acının kendisinin değil; acıyla kurulan ilişkinin dönüşmesi bir kırılma noktasıdır. “Neden ben?” sorusundan “Şimdi ne yapayım?” sorusuna geçilmesi okyanusun ortasında uzakta bir adanın silüetinin görünmesi gibidir.
Kişide bu sessiz geçiş yavaş yavaş kendisini gösterir.
Bir gün kendiliğinden bir şey olur ve şunu fark eder: “Eskiden bu durum beni günlerce etkilerdi. Şimdi saatler sürüyor.”
Belirti tamamen bitmemiştir. Ama kişi artık kendi içinde yalnız değildir. Çaresiz ve ne yapacağını bilmeyen hal yerini; geçip gidebileceğine bırakmıştır.
İyileşme sessiz başlar.
Çünkü önce sinir sistemi öğrenir, sonra zihin kabul eder. Önce beden sakinleşir, sonra düşünceler yumuşar.
Belki kimse fark etmiyordur ama kişi, artık kendisine yakınlaşmaya başlamıştır.
Aslında sözün özü, kırılmadan güçlü olmak değil, kırıldığını inkâr etmeden ayakta kalabilmek.




Sayenizde🥰…minnettarım iyi ki varsınız