
Bazı yazarlar yaşadıkları dönemi anlatır. Bazıları ise yaşadıkları dönemin hafızasına dönüşür. Marjane Satrapi ikinci gruptaydı.
Dünya onu en çok Persepolis ile tanıdı. Oysa Satrapi'nin anlattığı hikâye yalnızca İran'ın hikâyesi değildi. Bir çocuğun, yetişkinlerin kurduğu ideolojik savaşların ortasında büyüme hikâyesiydi. Gücün, baskının, sürgünün ve kimlik arayışının insan ruhunda bıraktığı izlerin hikâyesiydi.
Tarih kitapları çoğu zaman devrimleri liderlerin isimleriyle anlatır. Darbeleri, savaşları ve rejimleri sayfalar boyunca sıralar. Fakat o büyük olayların sıradan insanların hayatlarında nasıl yankılandığını çoğu zaman göremeyiz. Marjane Satrapi tam da bu boşluğu doldurdu.
Persepolis'te İran Devrimi bir siyasi olay olmaktan çıkar ve bir çocuğun gündelik hayatına dönüşür. Okulda değişen kurallara, evde fısıldanan cümlelere, sokakta hissedilen korkuya ve gençlik yıllarının öfkesine dönüşür. Satrapi'nin başarısı burada yatıyordu. O, tarihi insan ölçeğine indirdi.
Belki de bu yüzden eserleri dünyanın dört bir yanında karşılık buldu. Çünkü baskının dili değişse de korkunun, yalnızlığın ve aidiyet arayışının dili değişmiyor. İran'da yaşananlar, başka coğrafyalardaki insanların da kendilerinden bir şeyler bulabildiği evrensel bir hikâyeye dönüştü.
Satrapi, okuyucularına yalnızca tanıklık sunmadı. Mizahın da bir direniş biçimi olabileceğini gösterdi. En karanlık dönemlerde bile insanın gülme yeteneğini kaybetmemesinin ne kadar politik bir tavır olduğunu hatırlattı. Acıyı kutsamadan, mağduriyeti yüceltmeden, hayatın karmaşıklığını olduğu gibi anlattı.
Bugün Marjane Satrapi'yi konuşurken yalnızca önemli bir çizeri ve yazarı anmıyoruz. Aynı zamanda bize tarihin yalnızca devletlerin, orduların ve liderlerin hikâyesi olmadığını hatırlatan bir anlatıcıyı uğurluyoruz.
Geride bıraktığı eserler, gelecekte de milyonlarca okura aynı şeyi söylemeye devam edecek:
Büyük olayları anlamak istiyorsanız önce insanların hayatlarına bakın.
Çünkü tarih, en çok insanların evlerinde yaşanır.



