
“Mapuche” hareketsiz kalamaz. Bazı insanların yıkıcı çılgınlığına karşı toprağı ve halkı savunmak için döngüye ve çembere katılır. Tırmanır; doğanın bir parçası olduğu için, doğanın etkilerine maruz kalıyormuş gibi bir izlenim bile vermeden kendini ortaya koyar.
Öncelikle, yakın bir zaman önce yayın hayatına başlayan TANIK’la beni tanıştırdığı için sevgili Sevinç Öztürk’e teşekkür ediyorum. TANIK için yazacağım yazıyı düşünürken Sevinç bana, “Mesela kendini tanıtan bir yazıyla başlayabilirsin,” demişti.
Kendimden söz etmeyi pek sevmemekle birlikte, yaşadığım dünyayı mahveden karşı dünyaya ilişkin söyleyecek elbette pek çok sözüm var. Doğup büyüdüğüm, uğruna yarı çocukken hapse atıldığım coğrafyaya dair ne çok iyi, güzel yaşanmışlıklarımız varsa; tersine orantılı olarak kötü, acı verici ve ürkütücü pek çok hikâyemiz de vardı kuşkusuz. Ancak söze nereden başlamalı sorusuna, yine de mümkün mertebe kendimden öte bir yaklaşımla cevap vermek istiyorum.

Kısaca; çocuktuk, dere tepe düşe kalka büyüdük, olgunlaştık diyelim. Büyümek demişken, İstanbul’a dair de bir iki laf etmem gerekir sanırım. İstanbul, pek çok açıdan bugün durduğum ya da duramadığım şehirler ve ülkelerle olan ilişkimde hâlâ önemli bir yer tutmakta. Bu bir aidiyet duygusu olarak algılanmamalı yalnız. Aidiyet duygusunu çok oldu terk eyledim. Çünkü artık bir yere, bir aileye, bir evliliğe, bir eve, bir işe, bir köye, bir şehre, bir ülkeye… ait yaşamıyorum.
Ancak yine de bu zorlu serüvenin, sıklıkla ve devamlı olmasa da geri dönüşümlü bir atar damarı olduğunu itiraf etmeliyim.
Bu serüvenimin atar damarı İstanbul’dur. İstanbul benim için, dünyanın neresinde olursam olayım, bir vefa şehridir. Ondan çok şey öğrendim; gecenin, güneşin, rüzgârın, yağmurun ve karın; dört iklimin, yedi tepenin, denizin; insanlarla ve sokak hayvanlarıyla bir başka ahenk olduğu o çocukluk ve gençlik yıllarım boyunca hep onunla sevindim, onunla üzüldüm, onunla öfkelendim, onunla sevdalandım. Âşık oldum, kavgalara atıldım, hapis yattım; onunla koştum, onunla düştüm, onunla ayağa kalktım ve nihayet onunla büyüdüm, onunla yıllandım.
2000’li yıllara doğru, o çok sevdiğimiz şehrin doğal ekolojik dokusunu hızla kaybettiğini anladığımda ise, 2003 sonbaharında İstanbul’a bir veda busesi bırakıp uzak diyarlara yol aldım. Yaklaşık on altı yıldır Avrupa ve Güney Amerika diyarlarında, kendimce eko-dayanışmacı (eco-solidaire) bir hayat yaşıyorum.

Yılları geriye doğru alarak devam etmem gerekirse; ekoloji hareketiyle ilk olarak 2011 yılında Hollanda’da bir arkadaşımın kütüphanesinde tanıştım. Murray Bookchin’in “Ekolojik Bir Topluma Doğru” adlı eserini büyük bir heyecanla, soluksuz, bir çırpıda okuyuverdim. “İşte dünyayı başka bir evreye taşıyacak olanlara yeni bir ilham kaynağı,” dediğim bu kitapla ekoloji hareketine ilk adımı da atmış oldum. Bookchin’in son derece mütevazı ve mücadeleyle iç içe geçen öngörülerini eko-sosyal bir sentezle somutlaştırması, arayışçı kimliğime doğrudan etki yaptı diyebilirim. Bu nedenledir ki on altı yıldır doğrudan ZAD (Zone À Défendre) ekoloji hareketinin içinde yer almaktayım.
Ekolojik yıkıma karşı “Başka bir dünya mümkün!” diyerek kendimce bir saf tuttum. Okudum, dinledim, izledim, araştırdım, tartıştım, gözlemledim ve nihayet deneyimledim. İlk olarak 2011 yılında İspanya’nın Madrid ve Katalonya’nın Barcelona kentlerinde, Plaça de Catalunya’da “Öfkeliler”in başlattığı Occupy hareketinde buldum kendimi. Sonrası kendiliğinden geldi.
Tarihi Gezi Parkı direnişinden sonraydı. Güney Fransa’nın Toulon kentindeki askerî tersanede eski bir Nazi gemisini parçalara ayırırken, asbest tehdidine karşı başlattığım bir günlük grevin sonunda apar topar işten çıkarıldım. O gün kendi kendime şöyle söz verdim: Bundan böyle ekosistemi ve insan yaşamını zehirleyen endüstriyel sistem için değil; ekolojik ve sosyal bir gezegen için çalışacağım.
İşte tam da o günlerde, Sivens-Testet baraj projesine karşı direnenlerin ZAD imzasıyla sosyal medya üzerinden yaptıkları çağrı üzerine çizmelerimi, sırt çantamı ve yüreğimi alıp gittim. “Düşlerimle ve yüreğimle birlikte bu mücadelede ben de varım,” diyerek ZAD Testet’deki baraj projesine karşı mücadeledeki yerimi aldım.
Testet’deki ZAD kolektifini mücadele içinde tanımak benim için çok önemli bir deneyimdi. Daha sonra ZAD Notre-Dame-des-Landes, ZAD Keelbeek (Belçika), Hambach Ormanı (Almanya), S.O.S. Halkidiki (Yunanistan), Kuzey Ormanları Savunması (İstanbul), HES ve Yeşil Yol’a Dur De (Samistal), Cerattepe Geçilmez (Artvin), Siyanürle Altına Hayır (Ordu-Fatsa), Bask Ülkesi işgal köyleri, Fransa Calais ve İtalya Claviere’de alternatif göçmen kampı, Montpellier ve Cévennes dağlarındaki işgal evleri, Fransa’nın Bordo-Atlantik bölgesinden Marsilya denizine uzanan “Su hakkı için kano ile Dünya Su Konseyi’ne yolculuk”, Toulouse-Castres arasındaki A69 ekokırım projesi, Fransa Capbreton’dan Bask Ülkesi (Gatika) arasındaki yüksek gerilim hattı gibi birinden farklı ama birbiriyle doğrudan ilintili pek çok mücadele ve dayanışma yolculuğuna katıldım.

Hem aktivist hem de bağımsız gazeteci kimliğimle tanıklık ettiğim bu mücadeleler, beni son yıllarda Amazon yerlilerinin ve Patagonya’daki manevi halkım Mapuchelerin yaşadığı etnoside karşı mücadele etmeye yönlendirdi. Bu yüzdendir ki Fransa’daki mücadele arkadaşlarım bana “Mapuche” adını verdiler. Bu satırlara sonsuz bir saygıyla bağlı kalacağım.
Manevi halkım Mapuchelerin dediği gibi:
Amulepe taiñ weichan! (Mücadele devam ediyor!)
Marichiweu! (On bin kez başaracağız!)



