BIST 100
13.662,75 -1,64%
DOLAR
45,9137 0,13%
EURO
53,4834 0,06%
GRAM ALTIN
6.678,12 -0,14%
FAİZ
43,74 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
111,78 0,76%
BITCOIN
73.755,00 0,16%
GBP/TRY
61,8463 0,19%
EUR/USD
1,1648 -0,09%
BRENT
93,00 2,06%
ÇEYREK ALTIN
10.917,35 -0,16%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
20 °

Hakikat peşinde misin, yoksa kendi yazdığın hikâyeyi mi oynuyorsun?

Mehmet Yahya Tekeci yazdı

Hakikat…
Dilin söylediği, zihnin kavradığını sandığı, fakat çoğu zaman kalbin henüz dokunamadığı bir sır. İnsan, bu kavramı telaffuz ettiğinde sanki onu biliyormuş gibi konuşur; oysa hakikat, bilinmekten çok olunmayı bekler. Çünkü hakikat, yalnızca üzerine düşünülen bir fikir değil; varlığın özüne nüfuz eden bir idraktir.

İnsan, doğduğu andan itibaren bir anlatının içine bırakılır. Bu anlatı; ailesinin diliyle başlar, toplumun değerleriyle şekillenir, zamanın ruhuyla derinleşir. Böylece kişi, kendisine ait sandığı bir dünya kurar. Oysa bu dünya çoğu zaman ona ait değildir; ödünç alınmış düşünceler, miras kalmış korkular ve başkalarının doğrularıyla örülmüş bir hikâyedir. İnsan, bu hikâyeyi öyle benimser ki artık onu sorgulamak yerine savunmaya başlar. İşte tam burada hakikat ile kurgu birbirine karışır.

Çünkü savunulan şey, çoğu zaman hakikat değil; benliğin kendini koruma çabasıdır.

Hakikat savunulmaz. Hakikat, kendini ispat etme ihtiyacı duymaz. O, güneş gibidir; varlığıyla her şeyi aydınlatır ama kimseyi inanmaya zorlamaz. Onu görmek isteyen göz açılırsa görünür; aksi hâlde en parlak ışık bile karanlıkta kalır. İnsanların çoğu ise hakikati görmek yerine, kendi kurdukları dünyanın devamını ister. Çünkü hakikat, konfor alanını yıkar; insanı kendisiyle yüzleştirir.

İşte bu yüzden insan, çoğu zaman hakikatin peşinde olduğunu zannederken aslında kendi hikâyesini oynamaya devam eder.

Peki bu hikâye nedir?

Bu hikâye, “ben” dediğimiz şeyin etrafında örülür. İnsan, kendine bir kimlik inşa eder: düşünceler, inançlar, alışkanlıklar, doğrular… Ve bu kimliği korumak için görünmez duvarlar örer. Bu duvarlar öyle sağlamdır ki dışarıdan gelen her yeni fikir bir tehdit gibi algılanır. Çünkü o fikir, mevcut hikâyeyi sarsabilir. İşte bu yüzden kişi, farklı olanı reddeder; kendi doğrularını ise mutlaklaştırır.

Oysa hakikat, mutlak olanın tekeline girmez. Hakikat, tek bir kalıba sığmaz. O, sürekli açılan, genişleyen ve insanı kendinden daha büyük bir varlığa doğru taşıyan bir kapıdır.

İnsanın en büyük yanılgısı, hakikati zihinsel bir mülkiyet sanmasıdır. “Ben biliyorum” dediği anda, aslında hakikatten uzaklaşmaya başlar. Çünkü bilmek, çoğu zaman sınır çizer; oysa hakikat sınırsızdır. Onu kavradığını düşünen, aslında sadece kendi kapasitesi kadarını görmüştür.

Bu noktada insanın kendine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten hakikati mi arıyorum, yoksa bildiğimi sandığım şeyleri mi koruyorum?

Eğer kişi dürüstçe bu sorunun karşısında durabilirse, ilk perde aralanır. Çünkü hakikate giden yol, dışarıda değil; insanın kendi içindeki yanılsamaları fark etmesiyle başlar. Kendi hikâyesini izleyebilen, onu sorgulayabilen kişi; artık hikâyenin esiri olmaktan çıkar, onun tanığı hâline gelir.

Tanık olmak…
İşte dönüşüm tam burada başlar.

Kendi düşüncelerine tanık olan insan, onların mutlak olmadığını fark eder. İnançlarının, yaşadığı çevrenin bir yansıması olduğunu görür. Tepkilerinin, geçmiş deneyimlerin izlerini taşıdığını anlar. Böylece “ben” dediği şeyin aslında ne kadar değişken ve geçici olduğunu idrak eder.

Bu idrak, ilk başta sarsıcıdır. Çünkü insan, kendini sandığı şeyin çözülmeye başladığını hisseder. Fakat bu çözülme bir kayıp değil; aksine bir açılıştır. Çünkü insan, sahte olanın çözülmesiyle hakikate yaklaşır.

Hakikat, insanın üzerine eklediği kimliklerin altında gizlidir. Onu bulmak için yeni şeyler edinmek değil; fazlalıkları bırakmak gerekir. Tıpkı bir heykeltıraşın mermeri yontarak içindeki formu ortaya çıkarması gibi, insan da kendi içindeki hakikati ancak fazlalıkları arındırarak açığa çıkarabilir.

Bu arınma, kolay bir süreç değildir. Çünkü insan, alıştığı her şeyi bırakmakta zorlanır. Fakat bırakmadan hakikate yaklaşmak mümkün değildir. Zira hakikat, dolu bir zihne değil; boşalmaya razı bir kalbe kendini gösterir.

İnsan, kendi hikâyesini bırakmaya cesaret edebildiğinde, artık başka bir kapı açılır:
Varlığın birliği.

Bu noktada kişi, kendisini ayrı bir varlık olarak görmekten yavaş yavaş uzaklaşır. Ben ile öteki arasındaki sınırlar incelmeye başlar. Çünkü hakikat, ayrılığı değil, birliği işaret eder. Farklı görünen her şeyin özde aynı kaynaktan geldiğini idrak eden kişi, artık dünyaya başka bir gözle bakar.

Artık savunma ihtiyacı azalır.
Artık ispat etme arzusu sönmeye başlar.
Artık haklı çıkmak değil, anlamak önem kazanır.

Ve insan fark eder ki; en büyük yanılsama, kendini ayrı ve bağımsız bir “ben” olarak görmesiydi. Oysa hakikat, bu “ben”in ötesindedir. Onu bulan kişi, aslında yeni bir şey kazanmaz; sadece zaten var olanı fark eder.

Sonunda şu soru tekrar belirir:
Hakikat peşinde misin, yoksa kendi yazdığın hikâyeyi mi oynuyorsun?

Eğer hâlâ savunuyorsan, hâlâ karşı çıkıyorsan, hâlâ haklı olmaya çalışıyorsan; muhtemelen hikâyenin içindesin.

Ama eğer sessizleşebiliyorsan, gözlemleyebiliyorsan, bırakabiliyorsan… işte o zaman hakikate yaklaşmaya başlıyorsun.

Çünkü hakikat, gürültüde değil; sessizlikte kendini açar.

Ve insan, en çok sustuğunda duyar kendini.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?