
İnsan dünyada yaşayıp, dünyayı adeta cennet yapıp gitmek yerine onu sahiplenmeye kalktı.
Sahiplendiğini zannettikçe tutundu.
Tutundukça köleleşti.
Köleleştikçe kendi varlık nedenini unuttu.
Belki de bütün hikâye tam olarak burada başlıyor. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, misafir olduğu bir yerde ev sahibi olduğunu sanmasıdır. Oysa bu dünya, üzerine mühür vurulacak bir mülk değil; içinden geçilecek bir tecrübe alanıdır. Ama biz, geçmek yerine kalmaya çalıştık. Kalamayacağımız bir yerde kalıcı olmanın yollarını aradık.
İlk başta masumdu bu arayış. Barınmak istedik, güvenlik istedik, huzur istedik. Ama zamanla bu ihtiyaçlar yerini kontrol etme arzusuna bıraktı. Kontrol ettikçe güvende hissedeceğimizi sandık. Daha fazlasına sahip oldukça daha az korkacağımızı düşündük. Oysa fark etmeden korkularımızı büyüttük, zincirlerimizi kalınlaştırdık.
İnsan sahip oldukça özgürleştiğini zanneder. Oysa gerçek bunun tam tersidir. Sahip olduğun her şey, seni biraz daha kendine bağlar. Bir evin varsa, artık o evin sorumluluğu da vardır. Bir statün varsa, onu kaybetme korkusu da seninle birlikte yaşar. Biriktirdikçe çoğalması gereken şey huzur değil midir? Ama çoğu zaman tam tersi olur: biriktikçe kaygı büyür.
Tutunmak…
Belki de en kritik kelime bu. İnsan bir şeye tutunduğu anda, aslında onunla bağ kurmaz; ona bağımlı hale gelir. Tutunduğun şey seni taşımaya başlamaz, sen onu taşımaya başlarsın. Ve bir süre sonra fark edersin ki taşıdığın şeyler, senin yürüyüşünü ağırlaştırıyor.
Bugün modern insanın en büyük yorgunluğu fiziksel değil, zihinseldir. Çünkü zihni sürekli bir şeyleri koruma, sürdürme, kaybetmeme çabası içindedir. Sahip olduklarını muhafaza etmek için harcadığı enerji, aslında yaşamayı unutturur. Hayat biriktirilecek bir şey değilken, insan onu depolamaya çalışır.
Oysa insanın özü, sahip olmak değil; şahit olmaktır.
Bir çiçeğe sahip olamazsın, ama onun açışına şahit olabilirsin. Bir anı saklayamazsın, ama onu yaşayabilirsin. Bir insanı kendine ait kılamazsın, ama onunla bir yol paylaşabilirsin. Sahip olmaya çalıştığın her şey senden uzaklaşırken, sadece deneyimlediğin şeyler sende iz bırakır.
İşte kölelik de tam burada başlar. İnsan sahip olduklarını kaybetmemek için yaşamaya başladığında, özgürlüğünü çoktan yitirmiştir. Çünkü artık seçimlerini kalbiyle değil, korkularıyla yapar. Korku ise insanı daraltır. Daralan insan, kendini korumaya alır. Korundukça da hayattan uzaklaşır.
Bugün dünyanın içinde bulunduğu kaosun temelinde de bu anlayış yatıyor. Topraklar sahipleniliyor, sınırlar çiziliyor, kaynaklar paylaşılmıyor. İnsan, dünya üzerinde bir iz bırakmak yerine dünyayı kendine ait bir alan haline getirmeye çalışıyor. Oysa dünya, kimsenin değil. Ve belki de bu yüzden herkes ona bu kadar sıkı sarılıyor.
Garip bir çelişki var burada: Geçici olduğunu bilen bir varlık, kalıcı olma mücadelesi veriyor. Ölümü bilen bir bilinç, ölümsüzlük oyunu oynuyor. Ama bu oyun, insanı derin bir unutkanlığa sürüklüyor.
Kendi varlık nedenini unutmak…
Belki de en ağır kayıp bu.
İnsan neden burada? Sadece daha fazla kazanmak, daha çok biriktirmek, daha uzun yaşamak için mi? Yoksa anlamak, hissetmek, dönüşmek için mi? Eğer ikinciyse, o zaman bu kadar yükle nasıl ilerleyecek?
Bir düşün: Hafif olan mı daha kolay yürür, ağır olan mı?
İnsanın ruhu hafif olmak ister. Çünkü hakikate yaklaşmak, sadeleşmekten geçer. Fazlalıklar ise insanı dışarıda tutar. Gürültü arttıkça iç ses kaybolur. Sahip olunanlar çoğaldıkça, insan kendine yabancılaşır.
Belki de mesele dünyayı cennet yapmak değil; dünyadayken cehennemini fark etmektir. Çünkü insanın içindeki kaos çözülmeden, dışarıdaki düzen kurulmaz. Sahip olma arzusu, aslında içsel bir boşluğun yansımasıdır. İnsan kendini tamamlayamadıkça, dışarıdan tamamlanmaya çalışır.
Ama dışarıdan gelen hiçbir şey, içteki boşluğu dolduramaz.
O yüzden belki de yeni bir bakışa ihtiyacımız var. Sahip olmak yerine temas etmek. Tutunmak yerine akmak. Kontrol etmek yerine güvenmek. Çünkü hayat, kontrol edilecek bir mekanizma değil; deneyimlenecek bir akıştır.
İnsan dünyaya biriktirmek için değil, fark etmek için gelir. Ve fark eden insan, zaten dönüşmeye başlar.
Belki de gerçek özgürlük, hiçbir şeye sahip olmadan her şeyi hissedebilmektir.
Ve belki de en büyük zenginlik, hiçbir şeye bağlı olmadan yaşayabilmektir.
Sonunda geriye ne kalacak?
Ne evler, ne unvanlar, ne biriktirilenler…
Sadece yaşananlar.
Ve insan, en çok yaşadıkları kadardır.



