
1992 yılında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin kurulması, Alevi Bektaşilerin kentsel dönüşümünde bir kırılma noktasıdır. Çünkü o tarihten itibaren, Alevilik inançsal farklılık olarak sahip olduğu yapısal karakterinin yerine politik-kültürel bir formasyona uğramıştır ki, bunu deformasyon olarak tanımlamak, kanaatimce daha doğru olacaktır.
Bilindiği gibi, Alevi Bektaşi inancının mekanları dergahlar, tekkeler ve ocaklar inanç önderleri ise dedeler ve babalardı.
Ancak, Alevi Bektaşilerin bir araya gelişlerini düzenleyen örgütlenme olarak kentsel bir sivil toplum örgütlenme modeli olan derneklerin ortaya çıkması ve kısa sürede yaygınlaşması, öncelikle klasik inanç örgütlenmesi olan ocakları ve dedeleri ve toplumsal işlevlerini hedef alıyordu!
Bir tarafta giderek daha fazla politikleşen, hatta bir siyasi hareket görünümü alan bir topluluk oluşurken, buna itiraz edenler, ocakların ve dedelerin Alevi Bektaşilerin inanç hayatındaki yüzlerce yıllık temel konumunu savunanlar dindışı, siyasi bir jargonla “gerici” olarak yaftalandı!
Nitekim, dernekleşmiş cemevlerinde başlayan iktidar mücadelelerinde dedeler giderek ötekileştirilirken, “kurumsal personel” ilişkisine mahkum edildiler.
Toplumsal hafıza ve sözlü geleneği gücüyle yüzlerce yıla meydan okuyan Alevilik Bektaşilik, günümüzün modern ve kentleşmiş dünyasında kendisini geleceğe taşımak için nasıl bir yol izlemelidir?
Esasen, Alevilik Bektaşiliği kültürel bir “unsur”a indirgeyen, kamuoyunda folklorik bir renk olarak algılanmasına yol açan temel faktörün, dernekçi örgütlenmenin niteliğinden kaynaklandığını kabul etmek zorundayız.
Yerli yersiz festivallerde ve etkinliklerde tiyatro gösterisi gibi sunulan semahlarımız, meyhanelerin temel repertuarı haline gelmiş deyişlerimiz ve nefeslerimiz inançsal var oluşun kutsallığını postmodern bir hoyratlıkla yıkıcı bir dejenereasyona uğratıyor.
İnanç bağlamından koparıldığı için insana dokunan felsefi ve ruhani derinliğini de kaybeden Alevilik Bektaşilik uğradığı erozyondan kurtulmak için, yüzünü yeniden köklerine, ocaklara ve dedelere çevirmek zorundadır.
Buna karşılık, “dedelik” kurumunun da ritüel yöneticiliğine indirgenmiş rolünden sıyrılarak, yüzlerce yıllık görevini hatırlamak ve “toplumsal rehberlik” odağına dönüşmek zorunluluğunu kavraması gerekmektedir.
Bunu başarmanın biricik yolu ise, kanaatimce, cemevlerinin sadece belirli günlerde ziyaret edilen ibadethaneler olmaktan çıkıp, haftanın her günü yaşayan “toplum merkezlerine” dönüşmesinden geçmektedir.
İKİNCİ YÜZYILDA DEVLET-DİN İLİŞKİLERİNİN GELECEĞİ
Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk çeyreği tamamlanırken, Alevi-Bektaşi toplumunun devletle kurumsal ilişkilerinin halen tam anlamıyla sağlıklı bir zemine oturtulamadığı görülmektedir. Oysa anayasal çerçevede din hizmetlerinin devlet tarafından yürütülmesi ilkesi, tüm inanç gruplarını kapsayacak şekilde uygulanmalıdır.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Alevi-Bektaşilerin geleceği, büyük ölçüde bu ilişkilerin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır. Devletin, Alevi-Bektaşi yurttaşların ibadetlerini özgürce yerine getirebilmeleri için gerekli tüm koşulları sağlaması anayasal bir yükümlülüktür.
Türkiye’de mezhep temelli gerilimlerin azaltılması ve toplumsal barışın güçlendirilmesi için de, devletin Alevi-Bektaşi toplumuna yönelik kapsayıcı ve eşitlikçi politikalarını somut ve ikna edici adımlarla ortaya koyması gerekmektedir.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Alevi-Bektaşi meselesi artık ertelenebilir bir konu olmaktan çıkmıştır. Gelinen noktada sorun yalnızca idari eksiklikler ya da uygulama hataları değildir; sorun, Türkiye’deki laiklik modelinin yapısal niteliğidir.
Türkiye’de laiklik, klasik anlamda devletin din karşısında tarafsızlığı olarak değil; dinin devlet tarafından organize edilmesi ve kontrol edilmesi şeklinde uygulanmıştır.
Bu model, teorik olarak tüm inançlara eşit mesafede durmayı hedeflediğini iddia etse de, pratikte Sünni İslâm mezhebinin sistematik ve kurumsal olarak ayrıcalıklı hale getirilmesi sonucunu doğurmuştur.
Bu modelin Alevi-Bektaşi toplumu açısından yarattığı temel sorunlar şunlardır:
1- Devletin din hizmetlerini tek bir mezhep üzerinden tanımlaması,
2- Kamusal kaynakların eşitsiz dağıtılması,
3- İnanç özgürlüğünün fiilen sınırlanması.
Mevcut durum sürdürüldüğü sürece, Alevi-Bektaşi toplumunun eşit yurttaşlık haklarından faydalanması yalnızca zor değil, yapısal olarak imkânsızdır.
Dolayısıyla çözüm, yalnızca cemevlerinin statüsü gibi sınırlı ve teknik başlıklarda aranamaz; mesele doğrudan laiklik anlayışının köklü biçimde yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu bağlamda üç temel model yalnızca tartışmaya açılmamalı, aynı zamanda mevcut yapının sürdürülemezliği karşısında acil bir siyasal tercih olarak dayatılmalıdır:
1- Diyanet’in tüm inançları kapsayacak şekilde yeniden yapılandırılması,
2- Diyanet’in kaldırılarak din hizmetlerinin tamamen sivil alana bırakılması,
3- Çoğulcu kamu modeli ile farklı inanç gruplarına eşit kurumsal destek sağlanması.
Bu seçeneklerden hangisinin tercih edileceği, yalnızca teknik bir yönetim meselesi değil; Türkiye’nin demokrasi anlayışının sınırlarını da belirleyecek bir tercihtir.
Alevi-Bektaşi meselesi bu anlamda bir “azınlık sorunu” değil, doğrudan doğruya hukuk devleti ve eşit yurttaşlık testidir.
Devletin bu testten geçebilmesi için sembolik adımlar değil, yapısal ve geri döndürülemez reformlar gerekmektedir.
Aksi halde, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında da Alevi-Bektaşi toplumu ile devlet arasındaki mesafe kapanmayacak, kurumsal güvensizlik ve yüzlerce yıllık tarihi derinliğe sahip olan “sosyal travma” daha da derinleşecektir.
GELECEKTEN UMUT NEDENİ: ÖNÜMÜZDE DURAN FIRSATLAR
Yüzyıllarda ihmal edilmiş, birikmiş ve kronikleşmiş sorunların yanında, Aleviliğin ve Alevilerin önünde önemli fırsatlar da vardır. Her şeyden önemlisi, yüzlerce yıldır süren baskı ve ötekileştirilmeye rağmen, Alevilerin “geleneksel mirası” olarak ortaya çıkan direnç kültürü gelecekte sorunları fırsata çevirme iradesiyle şekillenebilir.
Hukuk açısından ele aldığımızda, 5 yasada yapılan düzenlemelerin yanında, ilgili diğer yasalarda da tedricen yapılacak değişiklikler, Alevilerin inanç grubu olarak konumunu güçlendirecek, Aleviliği de zaman içerisinde toplumsal meşruiyeti tartışmasız bir konuma yükseltecektir.
Son yıllarda artan hak arama bilinci, Alevi toplumunun taleplerini daha görünür hale getirmiştir. Sivil toplum faaliyetlerinin artması, Alevilerin kamusal alandaki varlığını güçlendirme potansiyeline sahiptir.
Alevilere yönelik hizmet veren sivil toplum kuruluşlarının kendileri dışındaki sivil kuruluşlarla işbirliği hem Alevi inancının ve hem de Alevilerin toplumsal bütünleşmesine katkı yapacak ve böylece ülke içinde mezhep çatışması riski azalarak, Alevilerin hedef olma tehlikesini önleme potansiyeli doğacaktır.
Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ile ilk kez devlet düzeyinde bir yapı oluşturulmuştur. Bu kurumun Alevilerin genel ve baskın talebi dikkate alınarak Cumhurbaşkanlığına bağlanması, hem Alevilerin kendi taleplerini daha görünür kılma zemini yaratılmasına katkı sağlayacak ve hem de taleplerin karşılanmasında doğrudan bir muhataplık, uzlaşma ve anlaşma zeminini hayata geçirecektir.
Aleviliğin temeli olan ocaklar ve inanç önderleri olarak dedelerin yapısal örgütlenmelerinin 21. yüzyılın araç ve amaçlarına uyum sağlaması inancın ve inanç ritüellerinin toplum içinde pekişmesini sağlayacaktır.
Öte yandan, Alevilik, artık sadece bir “Anadolu sırrı” değildir. Türkiye’de ve uluslararası akademik dünyada Aleviliğin teolojik ve sosyolojik derinliği üzerine ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların, aktarıma dayalı bir inancın 21. yüzyılın karmaşık ilişkilerinde ayakta kalması ve ortaya çıkan sorunlara yeni cevaplar bulması açısından son derece önemli katkılar yapması beklenmektedir.
Alevi genç nesiller arasında eğitim yatırımı yüksektir. Bu durum sosyal mobilite ve ekonomik güçlenme için kritik bir avantaj sunar. Dijital çağ, Alevi inancının ve kültürünün gençlere ve geniş kitlelere aktarımını kolaylaştırmaktadır. Sosyal medya ve online platformlar, geleneksel ocak sisteminin zayıfladığı yerde yeni bağlar kurma imkânı vermektedir. Bu durum, doğru kullanıldığında Aleviliğin korunması ve yayılması için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Türkiye’nin genel demokratikleşme ve laiklik seviyesindeki her olumlu adım, Aleviler için doğrudan kazanıma dönüşme potansiyeli taşımaktadır. Eğitimli, hoşgörülü ve adil yaşama ilkelerine bağlı ve eşitlikçi bir gençlik, Aleviliği “kültürel miras” olmanın ötesinde, evrensel insan hakları ve çoğulculuk değerleriyle buluşturabilir. Güçlü bir örgütlenme, eğitimli ve inanç-bilincine sahip bir gençlik ve stratejik ittifaklar ile Aleviler, Türkiye’nin çoğulcu demokrasisine katkı veren en dinamik unsurlardan biri haline gelebilir.
Alevilik için gelecek, korkulması gereken bir belirsizlikten ziyade, özünü koruyarak dönüşebileceği bir imkanlar alanıdır. Eğer Alevi toplumu, kadim “insan-ı kamil” felsefesini modern dünyanın etik değerleriyle buluşturabilirse, sadece kendisi için değil, tüm insanlık için barışçıl bir yaşam modeli sunmaya devam edecektir.
Sonuç olarak, Aleviler için gelecek, ne tamamen karanlık bir “sorunlar” tablosudur ne de otomatik bir “fırsatlar” cenneti. Zorluklar gerçektir, ancak irade ve akılcı strateji ile aşılabilir. Bu, hem Alevilerin kendi sorumluluğudur hem de Türkiye’de tüm kesimlerin demokratikleşme ödevidir.
Tarih, direnen ve birleşen toplulukların lehine yazılmıştır.



