BIST 100
13.662,75 -1,64%
DOLAR
45,9043 0,11%
EURO
53,4834 0,06%
GRAM ALTIN
6.700,70 0,19%
FAİZ
43,74 0,00%
GÜMÜŞ GRAM
111,60 0,60%
BITCOIN
73.639,00 0,00%
GBP/TRY
61,8060 0,12%
EUR/USD
1,1651 -0,07%
BRENT
93,11 2,18%
ÇEYREK ALTIN
10.955,65 0,19%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
21 °

364 gün ihmal, 1 gün baş tacı.. Samimiyetin neresindeyiz?

Melih Gözalan yazdı

Bugün 1 Mayıs. İşçi ve emekçi bayramı, emek ve dayanışma günü. Kendisini emekçi sayanların bayramını kutlarım. Ancak bu tür günler kutlanırken madalyonun diğer yüzüne, yani o görünmez riyakarlığa bakmak istiyorum.

Törensel Riyakarlık ve tüketim döngüsü

Bana bu tür "özel" günler biraz riyakarlık gibi gelir. Yaşam içerisinde her an önem verilmesi gereken kişi ve konular, neden sadece yılın bir günü hatırlanır? Yılın geri kalanında aynı hassasiyeti göstermeyenlerin, o gün geldiğinde konunun kutsallığından bahsetmesi tam bir tezatlıktır. Hatta öyle ki, kutlanan gün için ne kadar büyük fedakarlıklar yaptığını anlatanlar bile çıkar. Bu özel günler birer "vicdan rahatlatma" mekanizmasına dönüşmüştür.

Düşünsenize lütfen böyle günlerde oluşturulan alışkanlıklar ile kişiler harcamaya yönlendirilmişlerdir. Bu durum, aslında sistemin kendi varlığını sürdürmek için duyguları ve ideolojileri metalaştırma çabasıdır. Hiç hediye almadığı sevgilisine 14 Şubat’ta mutlaka çiçek ve hediye alan o gün için ekstra bir etkinlik planlayan bir sevgili ile yılın çoğu zamanında önemsemediği çalışanına bugün el üstünde tutmaya çalışan işveren aynı yönlendirme ile hareket eder. 14 Şubat’tan 1 Mayıs’a kadar tüm bu tarihler, aslında sistemin kendi varlığını sürdürmek için duyguları ve ideolojileri metalaştırma çabasıdır. Tüm bu tarihler, birer "deşarj valfi" işlevi görür. İnsanlar o gün alışveriş yaparak ya da slogan atarak içlerindeki birikmiş enerjiyi boşaltır; ertesi gün ise aynı düzene sessizce geri dönerler. Yıl içerisinde normal akışta sürdürülen davranışların özel günlerde  değişmesi sistemin devamlılığını sağlayan bir illüzyondan ibarettir.

Protesto kültüründeki paradoks

Bu arada konu ile alakalı mı bilemeden bir noktaya da değinmek istiyorum. Bilmem acaba ben de mi problem var? O da ayrı bir konu 😊

Bu noktada hak arama biçimimize de rasyonel bir eleştiri getirmek gerekir. Çalışanların sorunlarına dikkat çekmek için yaptıkları protestoların bir "festival" havasına bürünmesi, verilmek istenen mesajın etkisini zayıflatır. Dışarıdan bakan birinin, ellerdeki dövizleri okumadığında orada bir kutlama olduğunu sanması, meselenin ciddiyetini magazinleştirme riski taşır. Bu duruma anlam veremeyen bir tek ben mi varım.

Hak arayışı bir disiplin ve kararlılık gösterisi olmalıdır. Davul-zurna eşliğinde, halaylarla dile getirilen talepler, sosyolojik olarak tepki verme biçimimizin rasyonel bir zeminden ziyade duygusal bir dışa vurumda takılı kaldığını gösteriyor. Elbette toplumsal iyileştirme çabalarını destekliyorum ancak bu tepkiyi ortaya koyarken başkalarının hak ve özgürlük sınırlarına saygı duymak, toplumun diğer paydaşlarını huzursuz etmemek de bir o kadar elzemdir. İnsanoğlu saygı beklerken, saygısızlık etmemelidir. Bizlerin kişisel hak ve özgürlüğü bir başkasının hak ve özgürlük sınırına kadardır, diye düşünenlerdenim.

İşveren ve verimlilik yanılsaması

Geçmişte işveren sıfatı da olmuş biri olarak bu sözleri yazdığımı da belirtmek isterim.

Çalışanların yaşam koşulları ve motivasyonu ne kadar yüksek tutulursa, ortaya çıkan işin kalitesi de o oranda artar. Ancak günümüzde birçok işveren, amiyane tabirle "bir koyundan birden fazla post çıkarma" derdinde.

Görevlendirmeler yapılırken liyakat ikinci plana atılıyor, "bu işi halledebilsin yeter" denilerek gün kurtarılıyor. Bir kişiye tecrübe ve kabiliyetinin çok üzerinde yük bindirmek, kısa vadede tasarruf gibi görünse de uzun vadede; yüksek hata payı, personel sirkülasyonu ve marka imajı kaybı gibi "gizli maliyetler" doğurur. Profesyonelleşmeyi başarıya endekslemek yerine, başarıyı getirecek olanın profesyonelleşme ve liyakat olduğunu görememek, tam bir yönetsel miyopluktur.

Sürdürülebilir bir saygı düzeni

Kendi yaşam standardını sürekli yukarı taşırken, buna destek olan çalışanlarının haklarına aynı ehemmiyeti göstermeyen her yapı, temeli zayıf bir binaya benzer. Samimiyet, yılın bir gününde atılan sloganlarda değil; yılın geri kalan 364 günündeki yönetim anlayışında gizlidir.

Gerçek "Emek ve Dayanışma", hak aramanın festivale dönüştürülmediği, işverenin çalışanını bir verimlilik makinesinden ziyade bir paydaş olarak gördüğü ve liyakatin pazarlık konusu edilmediği bir düzende mümkündür. Unutmayalım ki; bir başkasının hak ve özgürlük sınırı, bizim sorumluluğumuzun başladığı yerdir.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

ŞÜKRAN KIŞ 01.05.2026 18:05

Ezber bozan bir yazı. “Samimiyet 1 günde değil, 364 günde ortaya çıkar” fikri her şeyi özetliyor. Düşünmeye zorlayan, bazılarını rahatsız eden ama gerekli bir bakış açısı.Tebrik ediyorum.Kaleminize sağlık…

Yanıtla
Caner Eren 01.05.2026 18:32

Mirim önce tebrik ederim , sonra da tüm emekçi kardeşlerim adına teşekkür ediyorum.

Yanıtla