
Dünyanın en zengin tarihlerinden birine sahip bir milletiz. Belki de insanlık tarihinin en büyük devletlerini kurmuş, üç kıtada hüküm sürmüş, savaş meydanlarında destanlar yazmış bir millet... Ancak iş bu tarihi ekranlara taşımaya geldiğinde ortaya çıkan tablo ne yazık ki iç açıcı değil.
Bugün televizyon ekranlarına baktığımızda hâlâ aynı hikâyeleri görüyoruz. Ağa dizileri, konak dizileri, töre dizileri, bitmek bilmeyen entrikalar... Sanki bu milletin geçmişinde anlatılacak başka hiçbir şey yokmuş gibi yıllardır benzer senaryolar önümüze konuluyor. Oysa bizim tarihimiz, birkaç konağın duvarları arasına sığmayacak kadar büyük ve zengindir.
Yıllardır "Gençler tarihini dizilerden öğreniyor" deniliyor. Peki gençlere nasıl bir tarih anlatıyoruz? Asıl soru budur. Çünkü tarihi dizi yapmak yerine, tarih dekoru içerisinde aşk hikâyeleri ve entrikalar anlatmayı tercih ediyoruz. Bunun bahanesi de hazır: Reyting gelmez, yurt dışına satılmaz, izlenmez...
Oysa mesele reyting değil, mesele bakış açısıdır.
Bunun en önemli örneklerinden biri hiç şüphesiz Kuruluş Osman dizisidir. Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in hayatı başlı başına bir destandır. Devlet kuran, çağ açan bir medeniyetin temelini atan bir liderden söz ediyoruz. Ancak milyonlarca insanın izlediği dizide zaman zaman Osman Bey'in siyasi dehasından, fetihlerinden ve devlet aklından çok aşk hayatı konuşuldu. Tarihe yön veren bir şahsiyet, çoğu zaman Bala Hatun ile olan ilişkisi üzerinden anlatıldı.
Elbette Osman Bey'in ailesi, eşi ve özel hayatı tarihin bir parçasıdır. Ancak koskoca bir ömrü yalnızca romantik sahneler üzerinden tanıtmak, tarihin büyüklüğüne haksızlık değil midir?
Aynı durum başka yapımlarda da karşımıza çıktı.
Muhteşem Yüzyıl dizisi yayınlandığında büyük ses getirdi. Dünyanın birçok ülkesinde izlendi. Türk televizyonculuğu adına önemli bir başarı elde edildi. Ancak diziyi izleyen birçok yabancı izleyicinin aklında Kanuni Sultan Süleyman denince ne kaldı? Avrupa kapılarına dayanan, imparatorluğu zirveye taşıyan büyük hükümdar mı? Yoksa saray entrikaları arasında yaşayan bir hükümdar mı?
Kanuni Sultan Süleyman, Osmanlı tarihinin en büyük padişahlarından biridir. Onun döneminde devlet en güçlü yıllarını yaşamıştır. Fakat ekranlarda çoğu zaman savaş meydanlarından çok harem sahneleri öne çıkarıldı. Sonuç olarak milyonlarca insan, tarihin en büyük hükümdarlarından birini eksik tanıdı.
İşte tam da bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Gerçekten tarihimize sahip çıkıyor muyuz?
Her fırsatta tarihimizle gurur duyduğumuzu söylüyoruz. Sosyal medyada tarihî şahsiyetleri paylaşıyor, geçmişimizle övünüyoruz. Ancak iş tarihî eserleri korumaya, tarihî bölgeleri tanıtmaya ve tarihimizi doğru anlatmaya geldiğinde aynı hassasiyeti göremiyoruz.
Bugün dünyanın birçok ülkesi kendi tarihini bir marka hâline getirmiş durumda. Bir savaş alanını, bir kaleyi, bir kahramanı milyonlarca turistin ziyaret ettiği merkezlere dönüştürebiliyorlar. Biz ise bazen kendi tarihî mirasımızın değerini yeterince anlatamıyoruz.
Oysa anlatacak o kadar çok hikâyemiz var ki...
Çanakkale'de dünyanın en güçlü donanmalarına karşı direnen bir milletin hikâyesi var.
Kut'ül Amare'de imkânsız denileni başaran bir ordunun hikâyesi var.
Mohaç'ta tarihin en büyük zaferlerinden birine imza atan ecdadın hikâyesi var.
Karabağ'da yazılan yeni bir destanın hikâyesi var.
Asya'nın derinliklerinden çıkıp kıtalar aşan, devletler kuran, medeniyetler inşa eden bir milletin hikâyesi var.
Bugün hâlâ dünyanın birçok yerinde Türk tarihinin izlerine rastlamak mümkündür. Çünkü bu tarih yalnızca savaşlardan ibaret değildir. Aynı zamanda bilimdir, sanattır, mimaridir, devlet yönetimidir ve medeniyettir.
Biz, geçilmez denilen yolları geçtik.
Aşılamaz denilen engelleri aştık.
Zor zamanlarda yeniden ayağa kalkmayı başardık.
Kimseye kul olmadık.
Tam da bu yüzden tarihimizi anlatırken daha cesur olmak zorundayız.
Elbette tarihî diziler kusursuz olmak zorunda değildir. Sonuçta bunlar belgesel değil, televizyon yapımlarıdır. Senaryo gereği bazı kurgu unsurlarının bulunması doğaldır. Ancak tarihî şahsiyetleri yalnızca aşk hikâyeleriyle, saray entrikalarıyla veya reyting kaygılarıyla anlatmak da doğru değildir.
Buna rağmen tarihî dizileri tamamen değersiz görmek de büyük hata olur. Çünkü ekranlarda tarihî dizilerin yer alması, tarih bilincinin canlı kalmasına katkı sağlıyor. Eksikleri olabilir, hataları olabilir ama yine de gençleri geçmişe yönlendiren bir kapı açıyorlar.
Açık konuşmak gerekirse bugün ekranlarda yalnızca boş tartışmaların, anlamsız entrikaların ve toplumdan kopuk hikâyelerin anlatıldığı diziler yerine tarihî yapımların çoğalmasını tercih ederim. Çünkü eksik anlatılmış bir tarih bile bazen insanı araştırmaya yöneltebilir. Merak uyandırabilir. Bir gencin eline tarih kitabı almasına vesile olabilir.
Fakat artık yeni bir döneme ihtiyaç var.
Reyting korkusunu bir kenara bırakıp gerçek kahramanlarımızı anlatan yapımlara...
Saray dedikodularından çok meydanlarda kazanılan zaferleri gösteren projelere...
Aşk hikâyelerinden çok devlet kuran liderleri anlatan senaryolara...
İhtiyacımız olan şey tam olarak budur.
Çünkü tarihine sahip çıkan milletler geleceğini de inşa eder.
Ve unutulmamalıdır ki; bizim tarihimiz, birkaç entrika sahnesine sığmayacak kadar büyüktür.



