
Gün geçmiyor ki bir şiddet olayı haberlere yansımasın. Son zamanlarda giderek artan şekilde insanın hayvana ve doğaya, aile içinde erkeğin kadına ve ebeveynin çocuğa karşı şiddetine, trafikte çok basit çeşitli nedenlerle birbirini öldürecek hale gelen insanların haberlerine sıklıkla rastlamaktayız. Ancak Türkiye’de son dönemde 18 yaş altı çocukların karıştığı gasp, hırsızlık, tehdit ve cinayet işlemeye kadar giden bir çocuk çeteleri olgusu şiddetin ne kadar sıradanlaştığının ve hayatımızın kılcal damarlarına kadar nüfuz ettiğinin bir göstergesi olmuş durumda.
Bu hafta önce 14 Nisan’da Urfa Siverek’te bir liseye o lisenin eski bir öğrencisi gelip rastgele silah açarak 16 kişinin yaralanmasına sebep oldu, ardından kendini de vurarak hayatına son verdi. Henüz bu olayın şokunu üzerimizden atamamışken, ertesi gün Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda okulun bir öğrencisi çantasında 5 tabancayla ve 2 tüfekle okula gelip bir öğretmenin ve 8 öğrencinin ölümüne sebep oldu.
Çetelere karışan, gasp, tehditten insan öldürmeye kadar çeşitli suçlara karışan çocukları ya da bu hafta birer gün arayla biri eski okulunda, diğeri kendi okulunda arkadaşlarının ve öğretmenlerinin hayatına kast eden çocukları suçlamak çok kolay. Ama bu çocukları suçlamadan önce bu çocukları bu suçları işlemeye iten nedenler üzerinde durmak gerekiyor.
Bu şiddet olayları sadece çocukların bozuk psikolojisi veya kötü aile ilişkileri ile açıklanamayacak kadar derin bir sistemsel soruna işaret ediyor. O da şiddetin sıradanlaşması. Şiddet egemenlik, siyaset, iktidar ve otoriteden ayrı düşünülemez. Yazılı tarihten bu yana şiddet kullanım biçimi, temelde, taraflardan birinin iktidarca ya da erk bakımından diğerinden üstün oluşu sayesinde, kendi iradesini ötekinin iradesi yerine koyabilmesiyle oluşmuş ve sürmüştür. Şiddet aynı zamanda engellenmişliğin, öfkenin dışa vurumu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada, hayal edilen ideal devletin yönetim mekanizmalarında bulunan insanların birbirlerine karşı kullandıkları şiddet dilinin ve dolaylı eylemlerinin toplumsal hayat içerisinde kişilerarası ilişkiler alanına da yansıdığı görülmektedir. Özellikle ekonomik çözümsüzlüklerin ve çaresizliklerin gittikçe arttığı günümüzde, bir sonuç olarak ortaya çıkan öfke ve engellenmişliğin toplumun en üst düzeyinden başlayarak en alt katmanına kadar şiddet dilinde ve eyleminde ortaya çıktığını görmekteyiz.
Toplumumuzun şu an geldiği ekonomik çözümsüzlükler ve çaresizlikler sarmalı içinde kaybolmuş ve öfkesini ifade etmek için şiddet kullanmaktan başka bir yol bilmeyen ve bulamayan insanlar, en ufak bir sorunla karşılaştıklarında veya engellenmiş hissettiklerinde, bildikleri tek iletişim dili olan şiddete başvurmaktadırlar. Dünyanın dört bir yanında, ama özellikle kendi coğrafyamızda egemen zorba devletlerin birtakım kapitalist emperyalist tutkularla ya kendilerine tamamen biat edecek bir yönetim getirmek için ya da bir başka ülkenin kaynaklarına el koymak için açtığı savaşların haberleriyle uyanıyoruz her gün. Savaşı sanki bir video oyunu izler gibi televizyonlardan izliyor, yıkılan evlerin, vurulan okulların yıkıntıları altında ölen, yaralanan, ailesini yitiren, sığınaksız kalan çocukları aklımıza bile getirmiyoruz.
Şiddetin normalleşmesinin en önemi göstergelerinden birisi de özellikle prime time dizilerindeki şiddet içeren, mafyatik unsurların giderek artması. Bu dizilerin genel özelliği, sadakat, ihanet, otorite kavramları üzerinden yaratılan çatışma alanlarına hukuksal yolardan veya diyalogla değil, sorunların ancak şiddetle ve zor kullanarak çözülebildiği bir dünyayı yeniden ve yeniden sürekli kuran bir maço erkekler dünyasını temsil etmesi. Ama gerçek şu ki, eğer toplumda bir karşılığı olmasa, bu diziler bu kadar reyting yapamaz. Aslında televizyon dizileri toplumun aynasıdır. Topumda gitgide artan ekonomik, toplumsal ve kültürel eşitsizlikler, hukuk sisteminin giderek artan oranda işlevselliğini yitirmesi insanları sorunların ancak şiddetle çözülebileceği fikrine yaklaştırmaktadır. Dolayısıyla diziler de bu anlayışı canlı tutan ve gençlere rol model sunan bir işlev yüklenmektedir.
Bir diğer üzerinde durulması gereken husus bütün dünyada ve ülkemizde de artan çocuk ve ergen yalnızlığıdır. Çocukların temel ihtiyacı daha çok tolerans, daha çok anlayış, daha çok ilgidir. Ama özellikle günümüzün ekonomik çözümsüzlükler ve çaresizlikler sarmalı içinde kaybolmuş ebeveynler çocuklarıyla ne kadar diyalog kuruyor ve çocuklarına gereken anlayış ve ilgiyi gösterebiliyor. Çocuklar genellikle evde ailesinden kopuk, okulda öğretmenlerinden kopuk, birçoğu yaşıtlarından da kopuk bir hayat sürüyor. Daha da kötüsü, giderek artan sayıda çocuk aile bütçesine yardımcı olmak için ya da evde yoksulluğun zorlu etkilerinden kaçmak için sokağa yöneliyor. Bu da suça bulaşma ve çetelere karışma olasılığını arttırıyor.
Yalnızlaşan çocuklar gittikçe daha uzun süreler boyunca dijital oyunlara yöneliyorlar. Oyun özü itibarıyla inanlar arasındaki ilişki ağlarının ve kodlarının kurulduğu en önemli mekanizmalardan biridir ve çocuk oyunları bu bakımda sosyal hayata hazırlanmak açısından çok önemli bir işleve sahiptir. Ama dijital oyunlar çocuklara bu sosyalleşme ve sosyal kodları öğrenme olanağı vermiyor. Ayrıca piyasadaki dijital oyunların büyük çoğunluğu savaş oyunları ve bu oyunlarda kişinin karşısına insansı görünen birtakım yaratıklar çıkıyor ve ne kadar çok yaratık öldürürse o kadar puan kazanıyor. Ölse de can kazanabiliyor. Ölme öldürme sıradanlaşıyor, anlamını yitiriyor. Çocuklar ölümün dehşetini veya bir başka canlıya zarar vermenin duygusal ağırlığını duymadan öldürmeyi mekanik bir güç kazanma mekanizması olarak kodluyorlar. Böyle olunca reel dünyaya da aynı duyarsızlık yansıyor. Ebeveynlerin çocuklarının ne tür oyunlar oynadıkları, kimlerle mesajlaştıkları konusunda duyarlı olmaları ve takip etmeleri gereklidir.
Dolayısıyla çocukları suçlamak kolaylığından kaçınarak öncelikle anne babaların evde çocuklarıyla ve kendi aralarında ne derece diyalog kurduğu, ev ortamının ne derece şiddetten uzak olduğu konusunda kendilerine bakması gerekmektedir. Şiddet dili ve eylemleri kurumsal olarak en üst düzeydeki siyasette ve yönetimin her kademesinde yerini dostluk, kardeşlik ve birlik içinde yaşama söylemine ve örnek uygulamalarına bırakmak zorundadır. Şiddetin en önemli panzehiri herkes için hem kanunlar karşısında hem de ekonomik olarak adil ve güvenli bir toplum düzeninin yaratılmasıdır.
Öncelikli olarak sistemin ekonomik demokrasiyi temel alan, toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak, insan ve doğa haklarına saygılı, küresel bilgi birikimi ışığında dünya insanı, şiddetten uzak nesiller yetiştirmeye odaklı köklü bir reforma ihtiyacı vardır.



