
16 ve 17 Haziran 2026, yani Muharrem matemi orucunun birinci ve ikinci gününde Ulusal Kanal’da Dilek Doğan’ın konuğu oldum.
İslam dünyasında bugüne kadar izleri taşınan Kerbelâ faciasının nedenlerinden Muharrem ayında Türk Alevilerin neden oruç tuttuğu gibi, pek çok konuda sorulara cevap verdim.
Kuşkusuz, İslâm tarihinin en trajik ve üzerinde en çok konuşulan dönüm noktalarından birisi Kerbelâ olayıdır.
Kerb ü belâ, Arapça kökenli iki kelimenin (kerb ve belâ) birleşiminden oluşan bir tamlamadır. Kerb (keder, sıkıntı, üzüntü) ve belâ (musibet, sıkıntı) kelimelerinin birleşimi olup, “keder üstüne keder, musibetler yığını” demektir.
İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin şehit edildiği Kerbelâ şehrinin isminin de köken olarak “Kerb-ü Belâ” (keder ve belâ yeri) ifadesinden türediğine inanılır.
* * *
Yüzyıllardır hem inanç dünyasında hem de felsefi tartışmalarda kendine geniş yer bulan bu olay, çoğu zaman dar kalıplara sıkıştırılarak bir “iktidar mücadelesi” veya “taht kavgası” olarak lanse edilmektedir.
Kerbelâ faciasını doğru analiz edebilmek için Hz. Ali ve onun soyundan gelen 12 İmamların temel felsefesini anlamak gerekir. Tarihsel veriler, ne Hz. Ali’nin ne de evlatlarının devleti yönetmek ya da iktidarı ele geçirmek gibi dünyevî bir amaç gütmediklerini göstermektedir.
Bu durumun en somut tarihsel kanıtlarından biri, Abbasî halifesinin devlete ortak olma teklifini kendi soyunun böyle bir görevi olamayacağını belirterek reddeden ve bu yüzden katledilen İmam Rıza’dır.
Hz. Hüseyin’in Medine ve Mekke’yi terk ederek Kufe’ye doğru yola çıkmasının temel nedeni, Muaviye ve ardından oğlu Yezid’in kendisinden “biat” istemesidir.
Biat, bir otoritenin hükmünü, iradesini ve yönetim biçimini tamamen kabul etmek anlamına gelir. Hz. Hüseyin’in bu talebi reddetmesi siyasi bir hırstan değil, tamamen ahlakî bir duruştan kaynaklanır.
İmam Hüseyin Muaviye’nin kurduğu iktidarın yozlaşmışlığına, rüşvete, haksızlığa ve baskıcı yönetim tarzına boyun eğmeyi reddetmiştir. Hz. Hüseyin, hiçbir zaman “Bu koltuk benim hakkım, siz inin, ben oturacağım” iddiasında bulunmamış, sadece ahlaksız bir yönetime tabi olmayacağını, biat etmeyeceğini ilan etmiştir.
Mekke ve Medine gibi kutsal mekanları terk etmesinin sebebi ise, İslâm’ın ilk yeşerdiği topraklarda ve Kabe çevresinde bir iç kargaşaya, kan dökülmesine meydan vermeme hassasiyetidir. Amacı gerçekten iktidar olsaydı, tam tersini yapması gerekirdi, Medine ve Mekke halkını ayaklandırır, Şam’daki Yezid’e isyan ederdi.
* * *
Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 yakınının hunharca şehit edilmesinin ardından, İslâm dünyasında derin bir yas süreci başlamıştır. Şunu da dikkatlerden kaçırmamak gerekir ki, günümüzde insanların en yakınları için neredeyse bir gün bile yas tutmakta zorlandığı modern dünyada, Kerbelâ şehitleri için Müslümanlar 1300 yılı aşkın süredir kesintisiz matem tutmaktadır.
-Anadolu Alevî-Bektaşî inancında Muharrem ayı, derin bir “yas ve matem” süreci olmasının yanında, oruç da tutulur. Muharrem ayının birinci günü ile Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 masumun katledildiği onuncu gününe 2 gün daha eklenir ve toplam 12 gün oruç tutulur. Bu nedenle, tutulan bu oruca “12 İmamlar Orucu” da denilmektedir.
Bu 12 günlük süre zarfında geleneksel olarak:
-Bıçak veya kesici aletler kullanılmaz, canlılara (hayvanlara ve hatta bitkilere) zarar verilmez.
-Su içilmez (su yerine ayran vb. sıvılar tüketilir), et ve hayvansal ürünler yenmez.
-Düğün, nişan veya eğlence tertip edilmez. Müzik aleti olarak saz dahi eğlenceyi çağrıştırabileceği düşüncesiyle çalınmaz, mersiyeler sazsız okunur.
Günümüzün 21. yüzyıl yaşam koşullarında (iş hayatı, memuriyet vb.) sakal kesmeme veya yıkanma gibi bazı şekilsel kurallar esnese de ibadetin özü, manası ve içeriği geçerliliğini korumaktadır.
Bu noktada, altını çizerek belirtmem gereken nokta, önemli olanın şekilcilik değil, haksızlığa karşı duyulan o ortak acıyı yürekte hissetmek olduğudur.
* * *
İslam öncesi bir gelenek olarak “haram aylar”dan kabul edilen Muharrem ayının ilk günlerinde bir nevi “barış ve şükür” orucu olarak oruç tutulsa da, bugün bildiğimiz anlamdaki Muharrem ve 12 İmamlar Orucu felsefi olarak Horasan’da şekillenmiş ve Türkler vasıtasıyla Anadolu’ya taşınmıştır.
İlginç bir şekilde, bu şekliyle matem orucu tutan tek topluluğun Alevî Bektaşîler olduğunu, Farslarda, Araplarda veya diğer Şiî/Alevî coğrafyalarda bu formatta bir oruç uygulaması bulunmadığını da belirtmem gerekir.
Bu ibadetin iki temel boyutu vardır: Matem ve Şükür.
10 Muharrem’de yaşanan katliamın yası tutulurken, 11 ve 12. günlerde Hz. Hüseyin’in oğlu İmam Zeynel Abidin ile kız kardeşi Hz. Zeynep’in katliamdan sağ kurtulması şükürle anılır.
Bu kurtuluş, Ehl-i Beyt soyunun devam etmesi anlamına geldiği için şükür kurbanı kesilir ve ardından “Aşure” kaynatılır. Dolayısıyla aşure, bir yönüyle katliamın acısını, diğer yönüyle de soyun devamına duyulan şükrü ve toplumlar arası birliği, paylaşımı simgeler.
Bu arada, şunu da eklemeleyim ki, aşurenin lokantalarda yılın 12 ayında sunulması veya Alevî olmayanlarca da tüketilmesi bir yozlaşma olarak görülmemeli, tam tersine Kerbelâ’nın, Hz. Hüseyin’in, Hz. Zeynep’in ve temsil ettikleri insanî duruşun her an hatırlanması için birer vesile olarak kabul edilmelidir.
* * *
Hz. Hüseyin’in tarih sahnesindeki yeri dinler tarihi açısından da benzersizdir. O, ünvan veya iktidar peşinde koşmayan, sadece zorbaya “Hayır” diyen bir semboldür.
Bu bağlamda “Hüseynî Duruş”, çağları aşan evrensel bir manifesto niteliğindedir.
Bu duruşu günümüze uyarladığımızda, Yezid ve Muaviye karakterleri sadece tarihsel figürler olmaktan çıkıp, modern dünyada kitleleri baskı altına alan, savaşlar çıkaran küresel emperyalizm ve siyonizm gibi yapılara dönüşmektedir.
Dolayısıyla bugünün dünyasında Hüseynî duruş sergilemek;
-Gazze’de masum insanlar katledilirken dik durabilmek,
-Dünyanın neresinde olursa olsun (Venezuela’da, Kenya’da ya da Türkiye’de) mazlumun yanında yer almak,
-Egemen güçlerin dayatmalarına ve haksızlıklarına biat etmemek demektir.
Öte yandan, önemle vurgulamam gereken nokta, bu felsefenin ve insanî duruşun sadece Alevîlere ya da Müslümanlara ait olmadığıdır.
Benim gözümde, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da inançsız dahi olsa, dünyadaki adaletsizliğe ve zulme karşı biat etmeyen, ses çıkaran herkes özünde “Hüseynî bir duruş” sergilemektedir.
Hz. Hüseyin’in insanlığa bıraktığı en büyük miras, her ne koşulda olursa olsun haksızlığa karşı sessiz kalmamaktır.
Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’den Hacı Bektaş Veli’ye uzanan bu gelenek, her dönem toplumları ayrıştırmak ve fitne çıkarmak isteyen “şeytanî” odaklara karşı her zaman birliği, dirliği ve beraberliği savunmuştur.
Kerbelâ’yı salt bir güç savaşı gibi okumaya çalışan tahrifatlara karşı, yeni nesillere bu evrensel ahlak dilini aktarmak, baskıya boyun eğmemeyi bir yaşam ilkesi haline getirmek, kanaatimce bugünün en büyük sorumluluğudur.




Kerbelâ hadisesi, yalnızca İslam tarihinin acı bir sayfası değil, aynı zamanda vicdanın, adaletin ve zulme karşı direnişin evrensel bir sembolüdür. Bu yönüyle Hz. Hüseyin’in duruşunu belirli bir mezhep veya inanç grubunun sınırları içinde değerlendirmek yerine, insanlığın ortak ahlaki mirası olarak görmek gerekir. Tarihin her döneminde farklı isimlerle ortaya çıkan zulüm karşısında sessiz kalmamak, Kerbelâ’nın gelecek nesillere bıraktığı en önemli mesajlardan biridir.
Bununla birlikte, Kerbelâ’nın hatırlanmasının toplumları ayrıştıran değil, ortak acılar etrafında birleştiren bir bilinç oluşturması büyük önem taşımaktadır. Hz. Hüseyin’in temsil ettiği hak, adalet ve onur mücadelesi; dili, dini ve kimliği ne olursa olsun mazlumun yanında durabilen herkes için ilham kaynağıdır. Günümüz dünyasında Kerbelâ’yı anmanın en anlamlı yolu da sadece matem tutmak değil, haksızlık karşısında adaleti, kutuplaşma karşısında ise kardeşliği ve toplumsal barışı savunmaktır.