
Türkiye’de son yıllarda en çok duyduğumuz kelimelerden bazıları şunlar: ahlak, erdem, dürüstlük, adalet, vicdan…
Neredeyse herkes bu kavramları dilinden düşürmüyor.
Siyasetçi ahlaktan söz ediyor. Akademisyen etik değerlerden bahsediyor. Din adamı erdemli yaşamı anlatıyor. Televizyon yorumcusu dürüstlüğün önemini vurguluyor. Sosyal medyada herkes adalet ve vicdan çağrısı yapıyor.
Peki o zaman neden toplumun genelinde bu kavramların karşılığını görmekte zorlanıyoruz?
Neden sözler ile davranışlar arasında bu kadar derin bir uçurum var?
Çünkü Türkiye’nin en temel sorunlarından biri bilgi eksikliği değil; ilke eksikliğidir.
Doğru Olan mı, İşimize Gelen mi?
Bugün ülkemizde insanların önemli bir bölümü “doğru olanı” değil, “kendisine faydalı olanı” savunuyor.
İlkeler çoğu zaman şartlara göre değişiyor.
Bir olay kendi çıkarımıza hizmet ediyorsa doğru kabul ediliyor.
Aynı olay menfaatimize zarar veriyorsa yanlış ilan ediliyor.
Adalet, bizim için işlediğinde kutsanıyor; aleyhimize işlediğinde eleştiriliyor.
Özgürlük, bizim sesimiz duyulduğunda savunuluyor; başkalarının sesi yükseldiğinde tehdit olarak görülüyor.
Ahlak, başkalarına tavsiye edilen bir kavram hâline geliyor; kişinin kendi hayatına geldiğinde ise kolayca ertelenebiliyor.
Bu durum bireysel bir zaaf olmanın ötesinde, toplumsal bir karakter problemine dönüşmüş durumda.
İlkesizlik Toplumu
Gelişmiş toplumları güçlü kılan şey sadece ekonomik refah değildir.
Asıl güç, ortak ilkeler etrafında birleşebilme yeteneğidir.
Hukukun üstünlüğü, liyakat, hesap verebilirlik, eleştiriye açıklık ve vicdani tutarlılık…
Bu değerler toplumun omurgasını oluşturur.
Türkiye’de ise çoğu zaman kişiler ilkelere değil, ilkeleri kişilere göre yorumlamaktadır.
Desteklediğimiz kişi yanlış yaptığında susuyoruz.
Karşı olduğumuz kişi aynı yanlışı yaptığında sert tepki gösteriyoruz.
Bu çifte standart, toplumsal güveni kemiriyor.
Oysa medeniyetin temel şartı, kişilere göre değil ilkelere göre tavır almaktır.
Siyasetin Aynası
Toplum nasılsa siyaset de öyledir.
Siyaset gökten inmez; toplumun içinden çıkar.
Bugün Türkiye’de siyaset kurumu büyük ölçüde kutuplaşma, sadakat ve çıkar ilişkileri üzerine kurulmuş görünmektedir.
Liyakat yerine yakınlık, eleştiri yerine biat, hesap verebilirlik yerine dokunulmazlık öne çıkmaktadır.
Bir siyasetçinin yanlışını savunmak, bir taraftar refleksi hâline gelmiştir.
Oysa demokrasilerde sadakat kişilere değil, ilkelere gösterilir.
Kurumlar kişilerden daha değerli görülür.
İnanç Dünyasında Çelişki
Belki de en düşündürücü tablo burada karşımıza çıkıyor.
Türkiye, dini hassasiyetlerin yüksek olduğu bir toplum olarak bilinir.
Camiler doludur.
Kutsal günler coşkuyla yaşanır.
Dini söylemler hayatın her alanında görünür.
Ancak aynı toplumda:
yolsuzluk,
adaletsizlik,
torpil,
israf,
iftira,
kul hakkı ihlalleri de ciddi bir sorun olmaya devam eder.
Demek ki mesele sadece inanmak değildir.
Asıl mesele, inandığını davranışa dönüştürebilmektir.
İnanç, insanı daha adil, daha dürüst, daha merhametli kılmıyorsa; yalnızca sözde kalan bir aidiyete dönüşebilir.
Sosyal Güven Erozyonu
Toplumların ayakta kalması için görünmez bir sermayeye ihtiyaç vardır: güven.
İnsanlar birbirine güvenmezse;
kurumlara inanmazsa;
hukukun tarafsızlığına ikna olmazsa;
toplumsal yapı çözülmeye başlar.
Türkiye’de bugün en büyük sorunlardan biri de budur.
Herkes birbirinden şüphe ediyor.
Herkes karşı tarafın samimiyetini sorguluyor.
Herkes adaletin kendisine eşit uygulanacağına dair kaygı taşıyor.
Güvenin kaybolduğu yerde yalnızca kaos büyür.
Eğitim ve Düşünsel Tıkanma
Eğitim sistemimiz uzun yıllardır ezber odaklı bir anlayışla ilerliyor.
Sorgulayan değil itaat eden,
araştıran değil tekrar eden,
eleştiren değil onaylayan bireyler yetiştiriliyor.
Oysa düşünce dünyasının gelişmesi için özgür tartışma ortamı gerekir.
Farklı görüşlerin bir arada konuşulabildiği bir iklim olmadan entelektüel üretim gelişemez.
Tek seslilik, düşünceyi zenginleştirmez; aksine kısırlaştırır.
Çözüm Nerede?
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey yeni sloganlar değildir.
Yeni bir ahlaki tutarlılıktır.
Doğruyu işimize geldiği için değil, doğru olduğu için savunabilmek gerekir.
Adaleti sadece kendimiz için değil, herkes için isteyebilmek gerekir.
Eleştiriyi yalnızca rakiplere değil, kendi tarafımıza da yöneltebilmek gerekir.
İnancı, siyaseti ve düşünceyi menfaatin aracı olmaktan çıkarmak gerekir.
Sonuç
Türkiye’nin düşünce ve inanç dünyasında yaşanan kaosuntemel nedeni; ilke eksikliği, çifte standart ve menfaat merkezli bakış açısıdır.
Sorun, insanların ne söylediği değil; söyledikleri ile yaşadıkları arasındaki mesafedir.
Bu mesafe kapatılmadıkça toplumda güven yeniden kurulamaz.
Ve güven olmadan ne sağlam bir demokrasi kurulur, ne adalet yerleşir, ne de gerçek bir medeniyet inşa edilir.
Bir toplumun kurtuluşu, herkesin haklı olduğunu iddia etmesiyle değil; herkesin önce kendi yanlışlarıyla yüzleşmesiyle başlar.



