
Bakan mı, yoksa alt düzey bir müdür mü?
Türkiye'de Milli Eğitim Bakanı olmak için ne gerekir?
Pedagoji bilmek mi? Hayır. Eğitim felsefesi üzerine kafa yormuş olmak mı? Gerek yok. On yıllık müfredatın neyi başaramadığını, neyi başardığını biliyor olmak mı? Lüks. Yeterli olan şey şu: Partiye yakın durmak, bakanlık koltuğuna oturmak ve oradan "değerlerimiz," "milli eğitimimiz," "nesillerin geleceği" türünden cümleler kurmak.
Mevcut Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e bakın.
Vasıf meselesi: Bakan mı, icracı mı?
Yusuf Tekin, akademik geçmişi olan, bürokratik tecrübe edinmiş bir isimdir. Ama akademik sicil ile yönetim vizyonu aynı şey değildir. Bakan, sistem kuran adamdır; direktif uygulayan değil. Tekin'in bakanlığı boyunca gördüğümüz şey buydu: yukarıdan gelen siyasi taleplerin ustaca paketlenerek eğitim söylemi içine yerleştirilmesi. Ramazan genelgeleri, din eğitimini yoğunlaştıran müfredat revizyonları, seçmeli derslerin fiilen zorunlu hale getirilmesi... Bunların hiçbiri eğitim biliminin ürettiği kararlar değil. Bunlar, siyasetin okula yüklediği angaryalardır. Ve Bakan, bu angaryayı "eğitim reformu" diye sunmaktadır.
Ama asıl mesele söylem değil, üsluptur. Yusuf Tekin, muhalefet eden öğretmenlere, eleştiri yönelten eğitimcilere karşı bir bakan ağzıyla değil, siyasi miting kürsüsünden konuşur gibi yanıt vermektedir. Öğretmenleri aşağılayan, kamuoyu önünde küçümseyen, hatta alaycı bir üslupla hedef gösteren bir bakan, o koltukta oturma hakkını kendi eliyle tartışmalı kılmaktadır. Eğitimciye saygı duymayan birinin eğitimi yönetmesi, hastaya güvenmeyen birinin hastane yönetmesi kadar absürd bir durumdur.
Kahramanmaraş: Görmezden gelinen çığlık
Kahramanmaraş'ta yaşanan toplu öğrenci olayları bir katliamdır. Bu olay, Türkiye toplumunun geldiği noktanın okula bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Toplumda sevgiyi, saygıyı, erdemliliği, barışı egemen kılacak yapı eğitimle mümkündür. Türkiye bunu başaramamış; tam aksine gerilimi, akran zorbalığını, kadın ve çocuk tacizi ile cinayetlerinin artmasına neden olacak bir eğitim politikası oluşturmuştur.
Akran şiddeti, sistematik zorbalık, okul içindeki güç hiyerarşilerinin çocukları nasıl ezdiğini hep birlikte gözlemliyoruz. Tüm bu olaylarla ilgili sosyal medyada videolar dolaştı. Aileler feryat etti. Çocuklar konuştu.
Bakanlık ne yaptı?
Sadece açıklama yaptı. Soruşturma başlatıldı denildi. Sonra sessizlik.
Oysa akran zorbalığı, tek bir okulun ya da tek bir şehrin sorunu değildir. Okul kültürünün, idarenin öğrenciyle kurduğu ilişkinin, öğretmenin sınıf içindeki rolünün yapısal bir sorunudur. Öğrenci, öğretmen, idare, veli dörtlüsünün ortak karar alma süreçlerinden koparıldığı, yerine emirle işleyen baskıcı bir hiyerarşinin geçirildiği her okul, zorbalığı üretmeye mahkûmdur. Çünkü şiddet yukarıdan aşağıya öğretilir; çocuklar onu sınıfta, teneffüste yeniden üretir.
Bir bakan, bunu bilmek zorundadır. Bilmiyorsa, öğrenmek zorundadır. Öğrenmek istemiyorsa, çekilmek zorundadır.
Söz verildi, ne oldu, unutuldu: Okullarda yemek nerede?
"Her öğrenciye okulda bir öğün sıcak yemek." Bu söz seçim dönemlerinde tekrar tekrar telaffuz edildi. Ebeveynler duydu, çocuklar bekledi.
Söz tutulmadı.
Türkiye'de hâlâ milyonlarca çocuk, öğle saatlerinde ya aç bekliyor ya da kantinde iki liranın yetmediği bir şeyler yemeye çalışıyor. Beslenme, öğrenmenin biyolojik zeminidir. Aç bir çocuk konsantre olamaz; oturamaz, dinleyemez, anlayamaz. Bunu söyleyen ben değilim — bunu söyleyen yüz yıllık eğitim bilimidir.
Bir hükümet bu temel gerçeği görmezden geliyorsa ve Milli Eğitim Bakanı buna ses çıkarmıyorsa, o bakan ya yetersizdir ya da adı var kendisi yok demektir.
Sözlü sınav kaldırılacaktı, ne oldu: Torpil kapısı açık kalmaya devam ediyor
Öğretmen atamalarında sözlü sınav meselesi, yıllardır dile getirilen somut bir liyakat sorunudur. Yazılı sınavda en yüksek puanı alan adayın, sözlü aşamada elenebildiği; komisyon üyelerinin takdir yetkisinin fiilen seçici bir filtre işlevi gördüğü defalarca belgelenmiştir.
Bu sistemin değiştirilmesi için baskı uygulandı. Dilekçeler verildi, mahkeme kararları çıktı, kamuoyu oluştu. Bakanlık ne yaptı? Sistemin özünü koruyarak makyaj değişikliğiyle geçiştirdi.
Sözlü sınavın kaldırılmaması rastlantı değildir. Takdir yetkisi, atamaları yönlendirme aracıdır. Yönlendirilen atamalar ise okullara taşınan siyasi tercihtir. Bir bakan buna göz yumarsa, liyakati değil sadakati ödüllendiriyor demektir.
Öğretmen mi, seçmen mi?
Son iki yılda Milli Eğitim Bakanlığı'nın öncelik listesine bakın: öğretmen maaşlarında reel düşüş, ataması yapılmayan binlerce öğretmen adayı, kalabalık sınıflar, okul binalarındaki fiziki çöküş... Bunların hiçbiri çözülmedi. Ama Bakanlık, Kuran kurslarıyla ilgili koordinasyon toplantılarına, imam hatip liselerinin yaygınlaştırılmasına, tarikatların ve imamların okullarda görevlendirilmesine ve "manevi eğitim" projelerine zaman buldu.
Bir bakanın öncelikleri, neyi önemli saydığını gösterir. Yusuf Tekin'in öncelikleri, eğitimi değil siyasi kimliği şekillendirmeye yönelik görünmektedir.
Neden istifa etmeli?
Çünkü liyakat meselesi artık soyut bir kavram olmaktan çıkmıştır. PISA sonuçları düşüyor, üniversite sıralamamız geriliyor, mezun ettiğimiz gençler iş piyasasında karşılık bulamıyor. Bunlar, bir bakanın döneminde yaşanan somut başarısızlıklardır.
Çünkü Maraş'taki çocuklar için dökülen gözyaşı, yapısal bir reform olmadan kuru slogandan ibarettir.
Çünkü aç çocuklara verilen söz, tutulmayan her söz gibi bir küçük ihanettir.
Çünkü torpil kapısını açık tutan sözlü sınav, eğitim sistemine her yıl binlerce niteliksiz atama yapmaktadır.
Çünkü eğitimci üslubu terk edip siyasi saldırganlığa geçen bir bakan, öğretmenin önünde değil, partisinin arkasında durmayı tercih etmiş demektir.
Çünkü Türkiye'nin bu masa başında değil, sınıf içinde üretilecek bir nesle ihtiyacı vardır. Bu nesli yetiştirecek olanlar da Ankara'daki koltuklarda değil, o kalabalık sınıflarda dikilip duran öğretmenlerdir.
Yusuf Tekin, bu gerçeği göremiyorsa ya da görmek istemiyorsa, o koltuğu hak etmemektedir. Eğer görüyor ama sustuysa, zaten çoktan istifa etmiş sayılmalıdır sevgili okurlarım...
Kalın sağlıcakla...



