
Modern çağ, yalnızca teknolojiyi değil; insanın kamusal alanla, toplumla ve birbirleriyle kurduğu ilişkiyi de yeniden şekillendiriyor. Bugün artık meydanlar, sahiller, köprüler ve hatta nefes aldığımız ortak yaşam alanları bile ekonomik değer üzerinden tanımlanıyor. “Kamu yararı” kavramı giderek silikleşirken, yurttaşlık bilinci yerini müşteri kimliğine bırakıyor. İşte tam da bu noktada özelleştirme meselesi, yalnızca ekonomik bir politika değil; toplumsal hafızayı, eşitlik fikrini ve ortak yaşam kültürünü etkileyen ontolojik bir dönüşüm haline geliyor.
Özelleştirme dalgası, yalnızca köprüleri değil, kamusal alanın bütün dokusunu didik didik ediyor. Taşınmazlar, ormanlar, limanlar, hatta su kaynakları; hepsi birer “yatırım fırsatı” ilan edilerek pazara sunuluyor. Bu, basit bir mülkiyet transferi değil; ontolojik bir çözülme. Kamu malı, yurttaşın ortak mirası olmaktan çıkıp özel sermayenin tekelinde bir rant aracına dönüşüyor. Aristoteles’in “ortak iyi” (koinon agathon) kavramı burada yerle bir oluyor: çünkü ortak olanı özel kıldığınız anda, ortaklık duygusu da çürüyor. Geriye kalan, sadece “ödeme gücüne göre erişim” ilkesiyle yönetilen bir toplum. Zengin, köprüden değil, helikopter pistinden geçiyor; orta sınıf, taksitli geçiş ücretiyle boğuşuyor; yoksul ise ya köprünün altındaki ıslak betonda uyuyor ya da hiç çıkmıyor evinden. Eşitsizlik, artık yalnızca gelir dağılımı meselesi değil; mekânın kendisi sınıflı hale geliyor.
Bu sürecin en sinsi yanı, “her şey parayla” hissini kolektif bilinçdışımıza kazıması. Bir zamanlar Jean-Jacques Rousseau’nun “toplumsal sözleşme”sinde yurttaş, devletten kamusal hizmet beklerdi; bugünse sözleşme tersine dönmüş: yurttaş devlete değil, devletin özelleştirdiği şirketlere borçlu. Parklar ücretli, kütüphaneler üyelikli, sahiller “özel plaj” tabelalı. Kamusal alanın metalaşması, Hannah Arendt’in “kamusal alan” (public realm) tanımını tam da bu yüzden trajik kılıyor: çünkü Arendt’e göre kamusal alan, insanın özgürce göründüğü, eşitler arasında eşit göründüğü yerdi. O alan parayla kapandığında, insan da görünmezleşiyor; artık ne “yurttaş” ne de “yaya”, sadece “müşteri” veya “dışlanmış”.



