BIST 100
13.938,48 1,42%
DOLAR
46,2686 0,15%
EURO
53,5436 -0,02%
GRAM ALTIN
6.277,08 0,31%
FAİZ
42,77 -1,72%
GÜMÜŞ GRAM
101,24 1,17%
BITCOIN
63.717,00 0,47%
GBP/TRY
62,0642 0,08%
EUR/USD
1,1568 -0,09%
BRENT
87,33 -3,37%
ÇEYREK ALTIN
10.263,02 0,31%
İstanbul Kapalı
İstanbul hava durumu
20 °
  • ANASAYFA
  • GÜNDEM
  • Ortadoğu’nun derin tarihi: İran Savaşı’ndan AK Parti ve Osmanlı’ya dek uzanan bir perspektif

Ortadoğu’nun derin tarihi: İran Savaşı’ndan AK Parti ve Osmanlı’ya dek uzanan bir perspektif

WhatsApp Image 2026-03-05 at 22.06.17

SEVİNÇ ÖZTÜRK / ÖZEL RÖPORTAJ Emekli diplomat, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) mezunu ve kamu yönetimi alanında uzun yıllar hizmet vermiş Alp İçen ile güncel Ortadoğu gelişmelerini, bölgenin tarihsel dinamiklerini ve Türkiye’nin bölge politikalarını ele aldığımız kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik. Alp İçen, özellikle Ortadoğu’nun jeopolitik yapısı, emperyalizm, petrol politikaları ve Türkiye’nin dış politika dönüşümleri üzerine derin analizleriyle tanınan bir isim. Röportajımızda, 28 Şubat’ta başlayan İran savaşı bağlamında yoğunlaşan bilgi kirliliğine karşı tarihsel bir perspektif sunmayı amaçladık.

SORU 1:
“Ortadoğu”ya neden Ortadoğu deniyor, bu ismin kökeni nedir?

CEVAP 1:
Sizin de ifade ettiğiniz gibi, günlük olarak tek tek olayların peşinden sürüklenmektense, öncelikle Ortadoğu’daki temel değişkenler hakkında bazı bilgilerin üzerinden geçmek ve gelişmelere belirli bir perspektifle bakmak gerekiyor. O yüzden de, içinde yaşadığımız siyasi ve askeri gelişmelerin doğduğu coğrafyayı, insanları, tarihsel geçmişi, bu coğrafyadaki belli başlı iktisadi, ideolojik ve siyasi dinamikleri göz önüne almamızın önemli olduğunu düşünüyorum.
Mülkiye’de Mümtaz Soysal hocamızın belirli bir alandaki temel bilgilere sahip olmanın yani formasyon sahibi olmanın önemi ile ilgili söylediği bir söz vardı: “Formasyon sahibi olmak size her yeni gelişmenin ne yönde olacağını söylemez ya da her sorunun cevabını size vermez. Ancak, formasyon sahibi olursanız, hangi seçeneklerin saçma olduğunu, hangi cevapların mümkün olamayacağını anlarsınız. Bu da sizin uçuk kaçık düşüncelere kapılmanızı engeller, rasyonel ve bilgiye dayalı tahminlerde bulunmanızı sağlar.”
Bu kapsamda biraz “Ortadoğu” kavramının nereden doğduğuna bakmakla başlayabiliriz. Esasen “Ortadoğu” tanımı tamamen Eurocentric, yani Avrupa merkezlidir. Ortadoğu, Avrupa’nın doğusunun orta kısmıdır. Tanımı, İngiltere’nin geçen yüzyılda Asya’daki askeri komutanlıklarının kendi arasındaki bölünmesinden gelmektedir. 19. yüzyıl sonlarından itibaren İngiliz İmparatorluğu Osmanlı topraklarına doğru genişlemeye başlayınca Akdeniz’deki ve Uzakdoğu’daki kumandanlıklarının ortasında Ortadoğu kumandanlığı kurulmuştur. Dolayısıyla, bu bölge mesela Çin için yakın batı da olabilirdi. Ortadoğu’nun bir coğrafi bölge olarak genellikle Türkiye, İran, Mısır ve Arap yarımadasındaki ülkeleri kapsar. Kültürel ve siyasi yakınlıkları itibarıyla bazen bu bölge Kuzey Afrika ve Afganistan’a kadar olan bölgeyi de kapsayabilir.

SORU 2:
Günümüzdeki gelişmeleri daha iyi anlayabilmemiz açısından kısaca Ortadoğu tarihindeki belli başlı dönüm noktalarından bahsedebilir misiniz?

CEVAP 2:
Antik dönemde Ortadoğu dünya tarihi açısından en çok 3 büyük dinin çıkış noktası olması itibarıyla önem taşır. Dolayısıyla, bu dini ve mezhebi bölünmeler, bugün dahi Ortadoğu’daki saflaşmalarda önemli bir yer tutmaktadırlar.
Bildiğiniz üzere, Tevrat’ta Filistin İsrailoğullarının ana vatanı olarak geçer. Gene Tevrat’tan öğreniyoruz ki, İsrailliler bu topraklardan Romalılar tarafından sürülmüşlerdir.
İşin ilginç yanı, Hazreti İsa’yı çarmıha gerenler de Romalılardır, yani İtalyanlar. Ancak şimdiye kadar ne Yahudilerin ne de Hristiyanların bu sebeplerden ötürü İtalyanlara karşı diş bilediklerine de rastlamış değilim. Bu da gösteriyor ki, binlerce yıl önce olmuş bazı olayların bugün mesele haline getirilmeleri, daha çok tarihin geriye doğru yeniden anlatılması, bu esnada da, bugünkü bazı siyasi ihtiyaçlar için o anlatımlara ihtiyaç duyulmasıdır.
İsrail’in kurulduğundan beri iddia etmeyi çok sevdiği “vaad edilmiş topraklar” mitosuna da bu gözle bakmakta fayda var.
Burada vaktimiz olmadığı için sadece birkaç satırla geçeceğim, Ortadoğu’nun son 1500 yıllık tarihi, son 100 sene hariç olmak üzere, büyük ölçüde İslam imparatorluklarının idaresi ile geçmiştir. Bunun da çok büyük kısmı Türk devletlerinin idaresi altındadır. Hazreti Muhammed yaklaşık MS 632 yılında öldü, ondan yaklaşık 400 sene sonra da, önce Büyük Selçuklu daha sonra da Memlüklüler, Safaviler ve Osmanlılar Ortadoğu’nun hakim devletleri oldular. Yani, İslam’ın Ortadoğu’da egemen olduğu sürenin yaklaşık üçte ikisi, Türk devletlerinin hâkimiyeti altında geçmiştir.
Osmanlı devleti 1. Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgi alınca, Osmanlı’nın terk ettiği topraklar büyük ölçüde İngiliz ve Fransız sömürgeleri haline geldiler ve 1950’li yıllarda hız kazanan dekolonizasyon hareketine dek, bu durum 40-50 sene kadar bu şekilde devam etti.

1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı devleti yenilip de Ortadoğu’da sömürge idareleri ortaya çıkınca, o ana kadar kaderini Osmanlı’ya bağlamış Filistin, Suriye gibi bölgelerde de hızlı bir şekilde anti-emperyalist ve milliyetçi akımlar doğmaya başlar.
Bu dönemde en güçlü siyasi akım Arap milliyetçiliği olmakla birlikte, bunun yanı sıra, çağdaş bir siyasi akım olarak siyasi İslam’ın doğuşuna ve güç kazanmasına da şahit oluruz.
Ayrıca, Bolşevik devrimi ve sosyalist ülkelerin batı emperyalizmine karşı ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmaları da, bu dönemde birçok Arap entelektüelinin sosyalist fikirlere yakınlaşmasına neden olur. Hatta bunun neticesinde, ileride Arap sosyalizmi, İslam sosyalizmi gibi bölgeye özgü siyasi akımlar da güç kazanırlar.
Bu süreçte, esasen Kemalizm de, görece başarılı bir modernleşme ve kalkınma projesi olarak bölgedeki yüzü batıya dönük aydın kesimlerde oldukça etkili olur.
Esasen pozitivist bir akım olan Kemalizm, bir yandan anti-emperyalist olurken bir yandan da batılılaşmayı, Avrupa ülkelerindekine benzer gelişkin, modern bir toplum yaratma hedefi ile Ortadoğu’da kendine özgü bir yere sahiptir. Ne Batı’nın ve emperyalizmin üstünlüğünü reddeder, ne de bu üstünlük karşısında ezilip benliğinden vazgeçer. Sadece, “onlar yapabildiyse, ben daha iyisini yapabilirim” der.

SORU 3:
Son 2 yüzyıldır, Ortadoğu tarihi ile petrol olgusu birbirlerinden ayrılmaz gibi gözüküyor. Bu çerçevede Ortadoğu’da dünyanın en büyük petrol yataklarının bulunması ile Ortadoğu siyaseti arasındaki ilişkilerden de biraz söz edebilir misiniz?

CEVAP 3:
Petrol dünyada çok uzun süredir bilinmekle birlikte, rafine edilerek bir yakıt olarak kullanılması 19. yüzyılın sonlarını bulmuştur. Böylece çok kısa bir sürede dünyada bütün sanayinin, ulaşımın ve orduların ana ve stratejik hammaddesi haline gelmiştir. 20. yüzyıl başlarında Ortadoğu’da dünyanın en büyük petrol rezervlerinin bulunduğunun anlaşılması ile birlikte, Ortadoğu’yu dünyada büyük devletlerin en önemli mücadele alanı haline getirerek, bölgenin 20. yüzyıl tarihine damgasını vurmuştur. Bütün bir 20. yüzyıl tarihini sadece petrol ticareti üzerinden anlatan kitaplar dahi vardır.
Bugün pompadan depoya akan benzin’in değeri 7 birimse, bunun sadece 1 birimi petrolü çıkartan ülkeye kalmaktadır. Kalan kısım taşımaya, rafinerizasyona, ithal eden ülkelerin gümrük vergilerine ve dağıtıma gitmektedir. Yani petrol üzerinden inanılmaz bir sömürü devam etmektedir. Bu da, Ortadoğu bölgesinde neden hep emperyalizme göbekten bağlı kukla rejimler bulunduğunu anlatan en önemli faktörlerden bir tanesini oluşturur.
“Ortadoğu’da Batı’nın çıkarları” dendiğinde bunun bir sebebi İsrail ise, diğer sebebi de petroldür.

SORU 4:
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana Ortadoğu’daki siyasi ve askeri dengelerin çok dramatik bir şekilde değiştiğine tanık olduk. Bu çerçevede, bize Soğuk Savaş döneminden ve bunun Ortadoğu’ya olan yansımalarından da söz edebilir misiniz?

CEVAP 4:
20. yüzyılda Ortadoğu’daki gelişmeleri en çok etkileyen faktörlerden bir tanesi de, sosyalist sistemin ortaya çıkışı ve çöküşü olmuştur. Bu unsur, bölgedeki her türlü siyasi değişimlerin seyrini de yakından etkilemiştir.
20. yüzyıl boyunca bir yandan ABD ve Sovyetler Birliği’nin küresel alandaki rekabeti Ortadoğu’da da devam etmiş, bir yandan da, Ortadoğu’daki siyasi akımlar sosyalizmden büyük oranda etkilenmişlerdir.
20. yüzyıl boyunca, Ortadoğu’daki geleneksel dini, etnik ve mezhebi kimliklerin üzerine adeta bir şal örtülmüştür. Sovyetler Birliği çökene kadar, bölgede Arap Sosyalizmi, İslamcı Sosyalizm gibi akımlar büyük ölçüde etkili olduğu gibi, sosyalizmin ön plana çıkardığı eşitlikçilik ve anti-emperyalizm gibi kavramlar da Ortadoğu siyasetinin hakim unsurları haline gelmişlerdir.
Öte yandan, İran devrimi ve akabinde yaklaşık 9-10 sene sonra sosyalist sistemin çöküşüne kadar, iki süper güç arasındaki nükleer denge, Ortadoğu’daki yerel çekişme ve savaşların daha bugünkülere kıyasla daha düşük şiddette devam etmesine de yol açmıştır. Her süper güç, kendi koruması altındaki ülke saldırganlıkta aşırıya kaçarsa, uluslararası nükleer bir kriz ihtimaline karşı kendi adamını dizginlemeye çalışmıştır.
Bunların hepsi, özellikle sosyalist sistemin çöküşü ile birlikte hızla değişmiştir: bir yandan unutuldukları zannedilen etnik, mezhebi, dini ve mikro milliyetçi aidiyetler hızla su yüzüne çıkarak bölgedeki ana siyasi akımlar haline gelmişler, bir yandan da, tek kutuplu sistemde ABD ve İsrail’in bölgedeki emperyalist politikalarını dizginleyebilecek bir karşı denge unsuru ortadan kalkmıştır.
Öte yandan, 1979 İran devrimi de, bölgedeki siyasal İslamcı akımları çok güçlendirmiş, ayrıca, bölgede Sünni azınlık yönetimleri altında yaşayan Şii toplulukların da, bulundukları ülke rejimlerini sarsacak kadar güçlenmelerine yol açmıştır.
Siyasi İslam, geleneksel İslami tarikat ve hareketlerin aksine, var olan geleneksel iktidarlara meydan okumuş ve bir halk hareketi olarak örgütlenmiştir. Özellikle fakirlere yardım, eğitim ve sosyal dayanışma üzerine yükselen örgütlenme tarzları ile, Ortadoğu’da İslami akımların, rızaya dayalı şekilde, soft power örneği olarak güçlenmelerinin yolunu açmıştır.

SORU 5:
Ortadoğu dendiğinde akla gelen bir diğer konu da “Siyonizm” olgusu. Siyonizm nedir? İsrail neden ABD ve Batı ülkelerinin en büyük stratejik önceliğidir? Siyonizm çerçevesinde İsrail devletinin kurulmasının bölge dengeleri üzerinde ne gibi etkileri olmuştur?

CEVAP 5:
Bugün, geçen yüzyılda Filistinlilerin yaşadıkları toprakların %80’i İsrail işgali altında, kalan kısımları da ekonomik ve askeri açıdan tamamen İsrail kontrolü altındadır.

Filistin topraklarında yaşayanların büyük kısmı da başta Suriye, Lübnan, Ürdün ve Mısır olmak üzere başka ülkelere kaçmış ya da sürülmüşlerdir.

Halihazırda, Filistin kökenliler de dahil olmak üzere İsrail sınırları içerisinde yaklaşık 10 milyon kişi yaşamakta, Filistin yerleşimlerinde de yaklaşık 5,5 milyon yaşamaktadır.

İsrail nüfusunun %6,5 kadarı, yani 650.000 kişi ABD vatandaşıdır. Bunların büyük kısmı çifte pasaportludur. Yani ABD vatandaşı olup da sonradan İsrail’e göç eden Yahudilerden oluşmaktadır.

Benzer şekilde 250.000 kadar İsrail vatandaşı da ABD’de yaşamaktadır. Bunlar da genellikle İsrail vatandaşlığı alıp da ABD’de ikamet eden Yahudilerden oluşmaktadır.

Dolayısıyla, ABD açısından İsrail’in yanında yer alıp her türlü desteği vermek sadece, Yahudi lobisi ile, Müslüman karşıtlığı ile ya da doğrudan emperyalist çıkarlarla ilgili değil; aynı zamanda, kendi vatandaşlarının bir kısmını korumakla da ilgili bir durumdur.

Siyonizm; 19. yüzyıl sonlarına doğru, Yahudilere bir yurt bulma, bir ülke yaratma hareketi olarak doğmuştur. Bu düşüncenin somut bir siyasi harekete bürünmesi Avusturyalı bir Yahudi olan Theodor Herzl sayesinde olmuştur.

Başlangıçta Arjantin, ABD’nin batısı gibi seçenekler gündeme gelse de, bu hareket, destekliyor gibi gözüken İngiltere, ABD gibi ülkelerin hiçbirisi kendi topraklarında bağımsız bir Yahudi devleti istemediklerinden, sonunda Tevrat’ta Yahudilerin anavatanı olarak geçen Filistin’de karar kılınmıştır. Bunda söz konusu toprakların bu fikrin ortaya atıldığı esnada Osmanlı topraklarında olması da rol oynamıştır.

1897 yılında İsviçre’de ilk Siyonist kongre toplanır ve Dünya Siyonist Örgütü kurulur. Bu uluslararası örgütün ilk amacı, Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti kurmaktır.

Bu amaçla ilk olarak Osmanlı devleti ile temasa geçilir, ancak Osmanlılar tarafından, hem o topraklarda zaten Filistinliler yaşadığı için, hem de böyle bir girişim büyük sosyal ve siyasal sorunlara yol açacağı için reddedilir.

Bu dava ilk olarak İngiltere tarafından sahiplenilir ve dönemin İngiliz dışişleri bakanı Arthur Balfour tarafından 1917 yılında bir deklarasyon yayınlanarak Yahudilerin Filistin topraklarında bir devlet kurmalarının destekleneceği bildirilir.

İngiltere 1. Dünya Savaşı’nda Filistin topraklarını da ele geçirince, zamanın BM’i olan Milletler Cemiyeti’nden Filistin’de İngiltere koruyuculuğunda bir manda yönetimi izni alır, hemen akabinde de, dünyanın her yanından Yahudiler Filistin’e göç ederek büyük çiftlikler satın almaya başlarlar. Bu çiftliklerde, hemen devlet benzeri yapılar kurmaya başlarlar.

Yahudiler, yerleştikleri her yerde, civardaki Filistinlileri de bulundukları bölgelerden şiddet kullanarak göçe zorlarlar. Bu terör eylemleri neticesinde ilk Filistinli bilinci, direnişi doğmaya başlar.

Esasen, Yahudi silahlı örgütleri bir yandan Filistinlilere, bir yandan da İngiltere idaresine karşı yoğun şiddet eylemlerinde bulundukları için, terörizm olgusunu inceleyen birçok çalışmada, çağdaş terörizmin ilk örnekleri olarak, İsrail terör örgütleri ile başlatılır.

O zamana kadar Filistinlilerin büyük bir kısmı kendilerini Osmanlı vatandaşı olarak görmüş, ufak bir kısmı da genel Arap milliyetçiliği hareketine dahil olmuştur. Filistinliler o dönemde bağımsız Yahudi devletini de, İngiliz mandasını da kesin olarak reddederler.

1930’lu yıllarda bir yandan iki toplum arasındaki şiddet eylemleri artarken, bir yandan da, Nazizm ve faşizm nedeniyle, İsrail’e olan Yahudi göçü hız kazanır. 1930’ların sonunda bölge nüfusunun %31’i Yahudilerden oluşmaktadır.

Savaş sona erdikten sonra, 1947’de İngiltere sorunu BM’e taşır ve BM Genel Kurulu tarafından mandanın sona erdirilerek 2 bağımsız devlet kurulmasına karar verilir. 1948 yılında İngiltere bölgeden çekilir çekilmez, İsrail devleti, kendi denetimleri altındaki bölgelerde resmen kurulur.

SORU 6:
Soğuk Savaş döneminde ülkemizin Ortadoğu’ya dönük yaklaşımlarını belirleyen belli başlı ilke ve faktörler neler olmuştur?

CEVAP 6:
Cumhuriyet kurulduktan sonra milli bir devlet çabalarına girişilmesi, uzun savaşlardan sonra nüfusun beşte birine, coğrafyanın sekizde birine düşmesi nedeni ile ortaya çıkan “Sevr sendromu”.

Cumhuriyetin Osmanlı’ya karşı oturtmaya çalıştığı 2 temel ilkesi ve hedefi: Milliyetçilik ve laiklik.

Bu iki prensipten milliyetçilik, çok uluslu bir imparatorluk çöktükten sonra geriye kalan nüfusun tamamının, etnik, mezhebi ya da coğrafi farklılıklarının büyük ölçüde ortadan kaldırılıp herkesi kültürel bir “Türk vatandaşlığı” bazında eşitleme idealini ifade eder.

Kemalist cumhuriyetin ikinci önemli hedefi olarak görülen laiklik de, gene neredeyse 800 senedir yarı İslami bir yönetim altında herkesin kendi dini kurallarına göre örgütlenip yargılandığı bir sistemden, dinin tamamen toplum hayatından çıkartılmasının ve devlet yönetiminde dini kuralların etkisinin sıfırlanmasını hedeflemektedir. Gene Kemalizmin kısmi olarak başarı sağlayabildiği bu politika da sisteme “siyasi İslam”ın meydan okumasına işaret etmektedir.

Ortadoğu konulu bir sunumda Kemalizmin iki ana direğinden bahsetmemin sebebi şu: milliyetçilik prensibi ile aşılmaya çalışılan Kürt sorunu, hem de laiklik yoluyla tasfiye edilmeye çalışılan siyasi İslam, doğrudan doğruya, hem coğrafi hem de ideolojik olarak Ortadoğu ile ilgilidir.

Nitekim, bugün Soğuk Savaş’ın ardından yerel aidiyetlerin üzerindeki buz tabakaları erimeye başlamış, bu arada, cumhuriyetin ilk yıllarında yenildiği zannedilen Kürt sorunu ve siyasi İslam da tekrar cumhuriyete yönelik en önemli 2 tehlike olarak Ortadoğu üzerinden kendilerini Türkiye’ye dayatmışlardır.
Bugün Kemalizmin en önemli iki hedefini oluşturan milliyetçilik ve laiklik, ortaya çıkardıkları Kürt sorunu ve siyasi İslam ile, dün olduğu gibi bugün de, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarını tayin eden en önemli iki faktör durumundadır.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna dek Türkiye Ortadoğu’ya yönelik olarak genellikle ihtiyatlı bir yaklaşım sergiledi. Her ne kadar Demokrat Parti döneminde Menderes’in bazı müdahale denemeleri olduysa da, bu dönemde Türkiye genel olarak yüzü batıya dönük bir siyaset izlemiştir.

Bununla birlikte 1952 tarihinde Türkiye’nin NATO’ya üye olmasıyla ve ABD ile yapılan ikili anlaşmalarla birlikte, Türkiye giderek artan bir oranda Ortadoğu’da ABD’nin ve NATO’nun bekçiliğini yapar bir hale gelmiştir. 1955 senesinde bölgede ABD yanlısı ülkelerin bölgesel örgütü olan CENTO’ya üye olmuş ve Soğuk Savaş boyunca ABD yanlısı bir siyaset izlemiştir.

1957 yılında toplanan Bandung Konferansı ile birlikte birçok Ortadoğu ülkesi de Bağlantısızlar Hareketi’ne katılmış, bu ülkelerin bir çoğu Türkiye’nin modernleşme projesi olarak Kemalist devrimleri örnek almış, ancak Türkiye bu dönemde Bağlantısızlar hareketine de oldukça mesafeli yaklaşmıştır.

Daha önce de bahsettiğimiz üzere, Soğuk Savaş döneminde bütün dünyada olduğu gibi, Ortadoğu’da da, her türlü yerel etnik, dini ve mezhebi aidiyetler arka plana itilmiş ve bölgedeki ülke ve topluluklar, iki süper güç etrafında kümelenmişlerdir. Bu dönemde doğal olarak Arap milliyetçiliği kendisini Baasçılık, yani Arap sosyalizmi; siyasi İslam da gene kendisini İslam sosyalizmi olarak ifade etmiştir. Aynı şekilde, geçmişten kalan birçok mezhebi çekişme de kendisini bu Soğuk Savaş döneminin yeni realitesi çerçevesinde ifade etmiştir.

SORU 7:
1979 İran Devrimi ile 1990 yılında sosyalist sistemin çöküşünün bölge dengelerini derinden etkilediği görülüyor. Bölgeyi yeniden şekillendiren bu iki önemli tarihsel gelişmenin nedenlerini ve bölgeye olan etkilerini anlatabilir misiniz?

CEVAP 7:
İki kutuplu düzen ekseninde ortaya çıkan kırılma, ilk önce 1979 yılında, İran devrimi ile kendisini dışa vurdu. İran’da Amerikan yanlısı şahı deviren Humeyni taraftarları, aynı zamanda SSCB’ye ve sosyalizme de karşı olduklarını ilan ettiler ve hemen ardından Ortadoğu’da özellikle Şiilerin çoğunlukta oldukları ülkelerde devrim ihracı çabalarına giriştiler. Öte yandan bu dönemde, Şii olmayan siyasi İslamcı grupların da bölgede hızla güç kazanmaya başladıklarına şahit oluruz.

Söz konusu gruplar, genellikle devletle işbirliği yapan geleneksel İslami tarikatların aksine, ABD ya da SSCB kuklası olarak gördükleri iktidarlara karşı mücadele edip onları devirmeyi hedeflerler. Bu amaçla da, yoksullara yardım vakıfları açarlar, bedava eğitim veren okullar kurarlar ve içinde bulundukları topluma doğrudan siyasi ya da dini propagandadan ziyade, bugün soft power (yumuşak güç) diyebileceğimiz, insanların sorunlarına pratik çözümler bulmayı hedefleyerek yaklaşırlar. Bu örgütlenme tarzında da oldukça başarılı olurlar.

Bölgede 1979 yılında İran devriminin yaratmış olduğu siyasi deprem dalgaları, yüz senedir unutulduğu zannedilen geleneksel yerel aidiyetlerin giderek su yüzüne çıkmasına yol açmıştır. Bölgedeki insanlar giderek daha fazla bir şekilde kendilerini solcu/sağcı ekseninde değil, etnik, mezhebi ya da dini referanslarına göre tanımlamaya başlarlar. İran devriminin ortaya çıkardığı bu geleneksel kimliklerin öne kazanması süreci, ondan yaklaşık 9-10 sene sonra sosyalist sistemin çöküşüyle birlikte iyice hız kazanacaktır.

Bu yeni dönemde, Türkiye’de de siyasi İslam hızla güç kazanmaya başlamış ve özellikle AKP iktidarı ile birlikte ülkemizin Ortadoğu’ya yönelik politikaları köklü bir şekilde değişmiştir.

1989 senesinden itibaren sosyalist sistemin çökerek iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesi bir yandan bölgenin ideolojik, askeri ve siyasi dengelerini değiştirirken, bir yandan da, bölgede ve Türkiye’nin yürütmekte olduğu fazla müdahale etmeme ve daha çok NATO şemsiyesine sığınma yönündeki politikalarını toptan değiştirmiştir.

1. Öncelikle, iki kutuplu sistemin ortadan kalkması neticesinde bölgede bir güç boşluğu doğmuş ve daha önce tek başlarına fazlaca manevra alanı bulamayan bazı ülkeler, görece daha müdahaleci bir dış politika için kendilerine bir alan doğduğunu düşünmüşlerdir.

2. İkinci olarak, bölgede Soğuk Savaş süresince buzdolabına kaldırılmış olan yerel etnik, dini ve mezhebi kimliklere dayanan hareketlenmeler, bölgedeki çatışmaların dozunu da artırmıştır.
Bu durum, örneğin Kürt sorununun giderek bölgesel bir boyut kazanması neticesinde, Türkiye’nin bölgeye mesafeli yaklaşma politikasını da kökten değiştirmiştir.
Neticede, Türkiye’de de siyasi İslamın güç kazanıp 2002 yılıyla birlikte iktidara gelmesi neticesinde, Türkiye “yeni Osmanlıcı” genişlemeci bir ideoloji eşliğinde bölgedeki olaylara giderek daha fazla müdahale eder hale gelmiştir.

SORU 8:
AKP’nin 2002 senesinde iktidara gelmesinden bu yana sık sık geleneksel Türk dış politikasına olan eleştirileri gündeme geliyor. Bu bağlamda AKP iktidarının Ortadoğu’ya olan yeni yaklaşımlarının belli başlı unsurlarını özetleyebilir misiniz?

CEVAP 8:
Bu yeni ideolojiyi en iyi Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” kavramı ile takip etmek mümkündür.

Malum, siyasi İslamcı bir uluslararası ilişkiler profesörü olan Ahmet Davutoğlu, Dışişleri Bakanı ve Başbakan olmadan önce, uzun yıllar Erdoğan’ın dış politika danışmanlığını yapmaktaydı. Davutoğlu’nun Türk dış politikası ile ilgili tezlerinde “Sevr sendromu” ile bağlantılı olarak Türkiye ile ilgili yanlış bir güç değerlendirmesi ana ekseni oluşturur.
Davutoğlu’na göre, Türkiye tarihsel olarak büyük, toprakları genişleyen bir ülke olmaya mahkûmdur ve bütün çevresinde eski Osmanlı toprakları ve tebası üzerinde tekrar hak iddia etmelidir.

Ancak, AKP’ye göre, var olan Türk dış politikası bu yeni misyonu gerçekleştirebilecek yeteneğe sahip değildir, çünkü “Sevr sendromu” ile malüldür! Davutoğlu’na göre Osmanlı İmparatorluğu öyle kötü bir yıkıma uğramıştır ki, yeni cumhuriyeti kuranlar, dış politikada hiçbir risk almayan, pısırık, kendi gücünden haberi olmayan yanlış bir çizgi takip etmişlerdir.

Halbuki, bu yeni yaklaşıma göre, hem Türkiye, bölgede ağabeylik yapabilecek ve eski Osmanlı hayallerini canlandırabilecek kadar güçlü bir ülkedir; hem de Soğuk Savaş’ın sona ermesi Türkiye için bölgede genişleyebileceği yeni olanaklar yaratmıştır. Üstelik, Soğuk Savaş’ın sona ermesi bölgedeki siyasi hareketlenmeleri de artırdığından, Türkiye’nin eskiden olduğu gibi kendisini olayların dışında tutabilmesi imkanı da kalmamıştır.

Bu sebeplerden ötürü, AKP iktidarı ile birlikte, Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları da, aşama aşama çok daha müdahaleci hale gelmiş, Türkiye bölgede kendisine bir “arka bahçe” yaratmaya, sadece bölge ülkeleri ile değil, küresel güçlerle de daha çatışmacı ve maceracı siyasete yönelmiştir.

Ancak bugün geldiğimiz noktada, bu siyasetin büyük ölçüde iflas etmiş olduğu ve Türkiye’nin genel olarak bu işten oldukça zararlı çıkmış olduğu görülmektedir. Bir yandan, uygulamaya çalıştığı yeni Osmanlıcı hayaller bir kısım paralı asker dışında bölgede destek bulmamış, bir yandan da, Ortadoğu’ya aktif olarak müdahale etmenin neticesinde, Ortadoğu’nun bütün sorunları, giderek büyüyen Kürt sorunu ve milyonlarca göçmen olarak kendisine geri dönmüştür.

Bunun da ana sebebi Türkiye’nin bölgeye yeni bir nizam getirmek için siyasi, ekonomik ve askeri gücünün yeterli gelmemesidir. Kısaca, büyük bir hesap hatası yapılmıştır! İki kutuplu dünya düzeni sona erdikten sonra, değil bölgedeki ABD, Rus, İngiltere ve Çin etkisi, İran, İsrail ve Mısır gibi bölgesel güçler karşısında dahi, Türkiye hegemonik bir güç haline gelememiştir. Böyle olunca da, AKP bölgede hangi grubu desteklese kaybetmiş, hangi maceraya atsa sonunda zararlı çıkmıştır.

Bu maceracı dış politikanın yarattığı başarısızlıklar içeride giderek kötüleşen ekonomi, milyonlarca göçmen ve gün geçtikçe büyüyüp bölgesel bir güç haline gelen Kürt siyasi hareketi olarak ortaya çıktığından, giderek AKP ve Erdoğan’ın iktidarını da tehdit eder hale gelmiştir. Bu yüzden de, AKP’nin bu konularda bir nebze daha temkinli davranmaya ve Ortadoğu’ya yönelik bazı politikalarından geri adım atmaya başlayacağı düşünülebilir. Ancak, Erdoğan’ın hareket tarzında rasyonel hareket etmek her zaman görülen bir şey olmadığından, önümüzdeki süreçte bunun bir garantisi olduğunu söylemek de elbette mümkün değil.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Şerafettin Arun 07.03.2026 12:33

Teşekkürler.

Yanıtla