
Son günlerde kamuoyunu sarsan bir haberle karşı karşıyayız. Ahbap Derneği ve Haluk Levent hakkında bağışların amacı dışında kullanıldığı, bazı paraların kişisel hesaplara aktarıldığı ve Haluk Levent’le ilişkilendirilen hesaplardan yüksek tutarlarda bahis işlemleri yapıldığı yönünde ciddi iddialar ortaya atıldı.
Burada önemli bir ayrımı baştan yapmak gerekir: Bu yazının kaleme alındığı 15 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla ortada tamamlanmış bir yargılama ve kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmamaktadır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir soruşturma vardır; Haluk Levent ve diğer bazı şüpheliler gözaltına alınmış ve adliyeye sevk edilmiştir. Dolayısıyla kamuoyuna yansıyan bilgilerin bir bölümü savcılığın iddialarından, bir bölümü ise haber kuruluşlarının soruşturma dosyasına dayandırdığı aktarımlardan oluşmaktadır. Bunları kesinleşmiş gerçekler gibi sunmak hem hukuken hem de ahlaken doğru olmaz.
Bununla birlikte iddiaların ciddi olması bile, soruşturmanın hukuki sonucundan bağımsız olarak, insanların zihinlerinde ve sivil toplum alanında önemli etkiler yaratmaya başlamıştır. Çünkü sivil toplum kuruluşları yalnızca para toplayan ve hizmet dağıtan yapılar değildir. Bu kuruluşlar, insanların birbirlerine yardım edebileceklerine, ortak bir amaç için bir araya gelebileceklerine ve zor zamanlarda yalnız kalmayacaklarına ilişkin inançlarını somutlaştırırlar.
Bu nedenle bir yardım kuruluşu hakkında yolsuzluk, kaynakların kötüye kullanılması veya etik dışı davranış iddiasının ortaya çıkması yalnızca mali bir tartışma yaratmaz. Aynı zamanda insanların iyiliğe, dayanışmaya ve örgütlü yardımlaşmaya duydukları güveni sınar.
İlk Aklıma Gelenler Gönüllüler Oldu
EMDR Travma İyileştirme Grubu Başkanlığı yaptığım dönemde, afetlerden sonra Ahbap gönüllüleriyle birlikte çalışma fırsatımız olmuştu. O süreçte, yardım etmeye gönüllü, iyi niyetli ve büyük bir özveriyle çalışan birçok insanla karşılaştım.
Haluk Levent’le Ahbap ile ortak neleri yapabiliriz konulu toplantıda tanıştım; bunun dışında kendisiyle kişisel bir ilişkim olmadı. Ancak Ahbap gönüllülerinin afet bölgelerinde nasıl çalıştıklarına, mağdurlara ulaşmak için nasıl çaba gösterdiklerine ve çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının yardımına koştuklarına tanık oldum.
Haberleri duyduğumda ilk aklıma gelenler de bu gönüllüler oldu.
Birçok insan, bir sivil toplum kuruluşuna yalnızca zamanını vermez. O kuruma emeğini, sosyal çevresini, itibarını ve kişisel değerlerini de bağlar. Gönüllü olduğu kuruluşu arkadaşlarına önerir, onun adına yardım toplar, sosyal medyada savunur ve bazen kendi adıyla kurumun adı arasında güçlü bir bağ kurar.
Dolayısıyla kurum hakkında ağır bir suçlama ortaya çıktığında gönüllünün yaşadığı sarsıntı yalnızca "Çalıştığım kuruma bir şey oldu." biçiminde değildir. Şu sorular da ortaya çıkabilir:
Bu durum utanç, öfke, suçluluk, hayal kırıklığı ve kullanılmışlık hissini aynı anda doğurabilir. Özellikle kuruma güçlü biçimde aidiyet geliştirmiş gönüllüler açısından, kurumun itibarındaki sarsıntı kişisel kimliklerine yönelmiş bir tehdit gibi algılanabilir.
Burada gönüllülerle kurumun yönetimini birbirinden ayırmak gerekir. Bir yöneticinin veya yönetici grubunun olası eylemleri, sahada dürüstlükle çalışan binlerce gönüllünün emeğini geriye dönük olarak ahlaken geçersiz kılmaz. Afet bölgesinde bir çocuğa su ulaştırılmışsa, bir aileye çadır kurulmuşsa veya yalnız kalan bir insana destek olunmuşsa, bu yardım gerçekten yapılmıştır. Sonradan ortaya çıkan bir soruşturma o iyiliği hiç yaşanmamış hâle getirmez.
Ancak gönüllünün bunu duygusal olarak ayırabilmesi kolay olmayabilir. İnsan zihni, ait olduğu grubun davranışlarıyla kendi kimliği arasında güçlü bağlar kurar. Kuruma yönelik suçlama böylece yalnızca kuruma değil, gönüllünün kendisini nasıl gördüğüne de dokunabilir.
Yardım Kuruluşlarında Güven Neden Bu Kadar Kırılgandır?
Sivil toplum kuruluşları ticari işletmelerden farklı bir toplumsal sözleşme üzerine kuruludur. Bir şirketin öncelikli amacının ekonomik kazanç elde etmek olduğu kabul edilir. Bir yardım kuruluşunun ise toplumsal yarar, dayanışma, adalet ve insan onuru gibi amaçlar doğrultusunda hareket ettiği varsayılır.
İnsanlar bir sivil toplum kuruluşuna bağış yaparken yalnızca maddi bir işlem gerçekleştirmez. Kuruma ahlaki bir yetki de devreder: "Benim yardım etme isteğimi, ihtiyaç sahibine doğru ve adil biçimde ulaştır."
Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarının elindeki en önemli sermaye yalnızca topladıkları para değildir. Asıl sermayeleri, insanların onlara emanet ettiği güvendir.
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlardaki skandalları inceleyen araştırmalar, bu kuruluşların yolsuzluk ve etik ihlaller karşısında ticari kuruluşlardan daha ağır toplumsal tepkilerle karşılaşabildiğini göstermektedir. Skandallar kuruma duyulan güveni azaltmakta; bağışların, kurumsal desteğin ve olumlu kamuoyu değerlendirmelerinin gerilemesine yol açmaktadır.
Bunun nedenini açıklayan en önemli psikolojik yaklaşımlardan biri ahlaki hayal kırıklığı modelidir. Araştırmalara göre aynı etik ihlal ticari bir şirket tarafından yapıldığında olumsuz tepki doğururken, yardım amacı taşıyan bir kuruluş tarafından yapıldığında daha ağır bir güven kaybına neden olabilmektedir. Çünkü insanlar yardım kuruluşlarından yalnızca yasalara uymasını değil; dürüst, özgeci, adil ve kendi ilan ettiği değerlere sadık olmasını beklemektedir.
İhlal böyle bir kurumda gerçekleştiğinde sorun yalnızca “yanlış bir davranış” olarak görülmez. Kurumun varlık nedeni ile davranışı arasında temel bir çelişki ortaya çıkar: "İyilik yapmak için kurulan bir yapı, yardım etme isteğimizi kendi çıkarı için mi kullandı?"
İşte bu düşünce sıradan bir memnuniyetsizlikten daha ağırdır. İnsan kendisini yalnızca zarara uğramış değil, ahlaken aldatılmış hissedebilir. Bu nedenle yardım kuruluşlarının güçlü ahlaki itibarı, kriz zamanlarında her zaman koruyucu bir kalkan oluşturmaz. Bazen tam tersine, beklentiyi yükselttiği için ihlalin yol açtığı hayal kırıklığını büyütür.
Güvenin Kaybı Bağışı ve Katılımı Etkiler
Güven ile bağış davranışı arasındaki ilişki yalnızca sezgisel bir varsayım değildir.
1988–2020 yılları arasında yapılmış araştırmaları inceleyen bir sistematik derleme ve meta-analiz, 31 ülkede toplam 81.604 kişiyi kapsayan 42 çalışmanın sonuçlarını değerlendirmiştir. Araştırmada güven ile yardım amaçlı bağış yapma arasında küçük fakat tutarlı ve anlamlı bir olumlu ilişki bulunmuştur. Başka bir ifadeyle insanlar, kuruluşun dürüstlüğüne, yeterliliğine ve kaynakları doğru kullanacağına inandıkça bağış yapmaya daha yatkın hâle gelmektedir.
Gerçek mali usulsüzlük vakalarını inceleyen araştırmalar da benzer bir sonuç vermektedir. Bir yardım kuruluşunda varlıkların amacı dışında kullanıldığına ilişkin açıklamaların ardından bağışların azaldığı; olay medyada yer aldığında bu düşüşün daha belirgin olduğu görülmüştür.
Ancak araştırmanın dikkat çekici başka bir sonucu daha vardır: Kuruluşlar yaşananları şeffaf biçimde açıkladığında, kaybın geri alınması için ne yapıldığını gösterdiğinde ve yönetim sistemlerinde somut değişikliklere gittiğinde bağışçılar kurumu daha az cezalandırmaktadır. Buna karşılık belirsiz, eksik veya kaçamak açıklamalar güven kaybını artırmaktadır.
Bu bulgular bize önemli bir şey söyler: Güven, yalnızca skandalın olup olmamasına bağlı değildir.
Kurumun skandalla nasıl yüzleştiği de güvenin geleceğini belirler.
"Yanlış anlaşılma oldu", "Bize operasyon yapılıyor" veya "İyi işlerimiz görülmüyor" gibi savunmalar tek başına güveni yeniden kurmaz. İnsanların ihtiyaç duyduğu şey doğrulanabilir bilgi, açık hesaplar, bağımsız denetim, sorumluluk üstlenme ve yapısal değişikliktir.
İnsanlar Neden Yardımdan Uzaklaşabilir?
Bir kişi bağış yapmadan önce açık veya örtük olarak iki temel değerlendirme yapar:
Bir yolsuzluk veya kötüye kullanım haberi duyulduğunda ikinci ihtimalin ağırlığı artar. Kişinin algıladığı risk yükselirken, yardımının yaratacağına inandığı fayda azalır. Böylece kişi parasının boşa gidebileceğini, birilerini zenginleştiriyor olabileceğini ya da yardım etmek isterken yanlış bir sistemin devamına katkıda bulunabileceğini düşünmeye başlar.
Bu noktada güven kaybı yalnızca duygusal bir kırgınlık değildir. Kişinin yardım davranışıyla ilgili bilişsel risk-fayda hesabı değişmiştir.
Bazı insanlar bağışı tamamen bırakabilir. Bazıları yalnızca tanıdığı kişilere yardım etmeye yönelebilir. Bazıları ise her yardım çağrısını kuşkuyla karşılamaya başlayabilir. Bunun sonucunda dürüst ve şeffaf çalışan kuruluşlar da kaynak bulmakta zorlanabilir. Bu nedenle bir yardım kuruluşundaki güven ihlalinin bedelini yalnızca o kuruluş ödemez. Yardıma ihtiyaç duyan insanlar ve başka kuruluşlarda dürüstçe çalışan gönüllüler de dolaylı olarak zarar görebilir.
Bir Kurumun Skandalı Diğer Kurumlara da Yayılır mı?
Bir yardım kuruluşundaki ciddi etik ihlal, yalnızca o kuruma değil, aynı alanda çalışan diğer kuruluşlara yönelik güveni de zedeleyebilir. İnsanlar belirsizlik karşısında kurumları kategoriler üzerinden değerlendirdiği için, “Biri yaptıysa diğerleri de yapabilir” biçiminde bir genellemeye yönelebilir. Ancak bu yayılma kaçınılmaz değildir; şeffaflık, bağımsız denetim ve hesap verebilirlik, kuruluşlar arasındaki farkların görülmesini sağlar.
Bu nedenle ne tek bir skandaldan hareketle bütün sivil toplumu suçlamak ne de geçmişte yapılan yardımları gerekçe göstererek olası ihlalleri önemsizleştirmek doğrudur. Kurumlar popülerlikleri veya temsilcilerinin karizmasıyla değil, denetlenebilir ve hesap verebilir yapılarıyla değerlendirilmelidir.
Güvenlik Duygusunu Nasıl Etkiler?
İnsanların kendilerini güvende hissetmelerinde, zor zamanlarda yalnız kalmayacaklarına ve yardım alabileceklerine ilişkin inanç önemli bir yere sahiptir. Sivil toplum kuruluşları da özellikle afet, yoksulluk, hastalık ve şiddet gibi durumlarda bu toplumsal güvenlik ağının parçalarıdır. Bu kuruluşlara yönelik yaygın güven kaybı, insanların kriz anında destek bulabileceklerine ilişkin inançlarını zayıflatarak belirsizlik, kontrol kaybı ve toplumsal yalnızlık duygularını artırabilir. Ancak tek bir STK skandalının doğrudan kaygı bozukluğu veya depresyona yol açtığını söylemek için yeterli bilimsel kanıt yoktur; etkiler özellikle sosyal desteği sınırlı, ekonomik açıdan kırılgan veya geçmişte afet yaşamış kişilerde daha güçlü hissedilebilir.
Asıl Tehlike İnsanların İyiliğe İnancını Kaybetmesi Değildir
Bir kurum hakkındaki skandal insanların yardım etme isteğini mutlaka ortadan kaldırmaz; ancak bu isteği hangi yapıya emanet edecekleri konusunda kuşku yaratabilir. Asıl risk, iyilik duygusunun kaybolması değil, yardımı örgütlü, sürdürülebilir ve etkili hâle getiren kurumsal kanalların zayıflamasıdır. Özellikle afet, yoksulluk ve geniş çaplı krizlerde bireysel çabalar tek başına yeterli olmaz; kaynakların toplanması, doğru ihtiyaçlara ulaştırılması ve sürecin izlenmesi için güvenilir kuruluşlara ihtiyaç vardır. Bu nedenle sivil toplumdaki güven kaybı yalnızca kurumların itibarını değil, toplumun yardım üretme ve organize etme kapasitesini de azaltabilir.
Bir Başka Tehlike: Sivil Toplumu Tümüyle İtibarsızlaştırmak
Ciddi iddialar mutlaka araştırılmalı; hiçbir kişi ya da kurum geçmişte yaptığı yardımlar gerekçe gösterilerek denetim dışında tutulmamalıdır. Ancak tek bir soruşturmayı bütün sivil toplumu itibarsızlaştırmak için kullanmak da yanlıştır. Sağlıklı toplumlarda kamu kurumları, yerel yönetimler, meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları birbirinin alternatifi değil, denetleyici ve tamamlayıcı unsurlarıdır. Asıl ihtiyaç, yardımın tek bir kişiye veya karizmatik lidere bağlı olmadığı; yetkilerin paylaşıldığı, kayıtların açık tutulduğu, bağımsız denetimin işlediği ve hataların gizlenemediği kurumsal yapılardır.
Karizmatik Liderlik ile Kurumsal Güven Birbirinden Ayrılmalıdır
Ahbap örneğinin düşündürdüğü önemli konulardan biri de kurumların bir kişinin popülerliğiyle aşırı derecede özdeşleşmesidir.
Tanınmış bir isim; kuruluşun kısa sürede görünür olmasını, gönüllülerin bir araya gelmesini, bağışların artmasını ve kamuoyunun dikkatinin ihtiyaç sahiplerine yönelmesini sağlayabilir. Ancak kurum tek bir kişinin itibarı üzerine kurulursa, o kişiyle ilgili her kriz kurumu bütünüyle tehdit eder. Kurumun kuralları, denetim mekanizmaları ve karar alma süreçleri kişinin gölgesinde kalabilir.
Toplumun güvenini taşıyan yapı, yalnızca “iyi bir insan” olduğuna inanılan bir lider olmamalıdır. Güveni taşıyan asıl yapı; açık mali kayıtlar, görev ve yetki ayrılığı, bağımsız yönetim kurulu, düzenli dış denetim, çıkar çatışması politikaları, şikâyet ve ihbar mekanizmaları, bağışların nereye harcandığını gösteren doğrulanabilir raporlar olmalıdır.
İyi niyet önemlidir fakat iyi yönetimin yerine geçmez.
Gönüllülere Ne Söylenebilir?
Bugün Ahbap bünyesinde yıllarca emek vermiş gönüllülerin yaşadıkları hayal kırıklığını küçümsememek gerekir. Onlara "Nasıl anlamadınız?", "Siz de bunun parçasıydınız.", "Yaptığınız yardımların hiçbir değeri yokmuş." demek hem adaletsiz hem de yaralayıcıdır.
Gönüllünün görevi gizli mali işlemleri soruşturmak değildir. Gönüllüler, kurumun yasal ve etik kurallar içinde çalıştığı varsayımıyla emek verirler. Kurum yönetiminin sorumluluğu ile sahada çalışan gönüllünün sorumluluğu aynı değildir.
Onlara söylenebilecek en dürüst sözlerden biri şudur: "Sizin iyi niyetle verdiğiniz emek, başkalarının yapmış olabileceği yanlışlarla değersizleşmez ama yaşadığınız hayal kırıklığı da çok gerçek ve anlaşılmayı hak ediyor."
Gönüllülerin öfkeli, üzgün veya utanmış hissetmeleri anlaşılabilir. Bazıları kurumu savunmak isteyebilir, bazıları hemen uzaklaşabilir, bazıları ise karar vermek için hukuki sürecin sonuçlanmasını bekleyebilir. İnsanları hızla taraf seçmeye zorlamak yerine, doğrulanmış bilgiye ulaşmalarına ve kendi değerleriyle yeniden bağ kurmalarına alan açmak gerekir.
Güven Nasıl Yeniden Kurulur?
Güven bir basın açıklamasıyla geri gelmez. "Bize inanın."demek, güven üretmez.
Güvenin yeniden kurulması için öncelikle gerçeğin açıklığa kavuşması gerekir. Bu da bağımsız ve hukuka uygun bir soruşturmayı gerektirir. Eğer iddialar doğru değilse, bunun belge ve bulgularla ortaya konması gerekir. Eğer usulsüzlük veya suç varsa sorumluların belirlenmesi, zararın giderilmesi ve aynı durumun tekrarlanmasını önleyecek yapısal değişikliklerin yapılması gerekir.
Bilimsel araştırmalar, skandal sonrasında yalnızca özür dilemenin güveni bütünüyle onarmadığını göstermektedir. Özür, ancak somut sorumluluk, telafi ve yapısal değişimle birlikte olduğunda anlamlıdır.
Güveni yeniden kurmak için kurumların:
Şeffaflık, yalnızca bir kriz çıktığında kullanılan iletişim tekniği değildir. Kurumun günlük çalışma biçimi olmalıdır.
Sonuç: Savunmamız Gereken Kişiler Değil, İlkeler Olmalıdır
Ahbap hakkındaki soruşturmanın nasıl sonuçlanacağını bugün bilmiyoruz. Yargılama yapılmadan herhangi bir insanı suçlu ilan etmek doğru değildir. Aynı biçimde ciddi iddiaları yalnızca kişinin daha önce yaptığı iyi işler nedeniyle önemsizleştirmek de doğru değildir.
Bir insan hem geçmişte yararlı işler yapmış hem de daha sonra ağır yanlışlar yapmış olabilir. Ya da hakkında ileri sürülen suçlamalar doğru çıkmayabilir. Bunların cevabını sempati, öfke veya siyasi yakınlık değil; deliller ve hukuk vermelidir.
Fakat bugün bildiğimiz başka bir gerçek vardır: Sivil toplum kuruluşları, toplumun en hassas varlıklarından birini taşır: İnsanların birbirlerine yardım edebileceklerine ilişkin inancı.
Bu güven sarsıldığında yalnızca bir kurumun itibarı zarar görmez. Gönüllüler kendilerini kullanılmış hissedebilir, bağışçılar geri çekilebilir, dürüst kuruluşlar da kuşkuyla karşılanabilir ve en sonunda yardıma ihtiyacı olan insanlar daha yalnız kalabilir.
Bu nedenle sivil toplumda şeffaflık ve hesap verebilirlik teknik bir ayrıntı değildir. İyilik yapma isteğinin istismar edilmesini önleyen ahlaki bir zorunluluktur.
Bugün savunmamız gereken belirli kişiler veya kurumlar değil; masumiyet karinesi, adil yargılama, şeffaflık, hesap verebilirlik, bağımsız denetim, gönüllü emeğine saygı ve yardım alan insanların hakları gibi evrensel ilkeler olmalıdır.
Gerçek bir sivil toplum kültürü, kişilere koşulsuz sadakat üzerine kurulmaz. İlkelerin kişilerden daha güçlü olduğu yapılar üzerine kurulur. Çünkü güven, insanlara “Bana inan.” demekle oluşmaz. Güven; denetlenebilir olmakla, hesap verebilmekle ve en zor anda bile gerçeği açıklamakla oluşur.
Yararlanılan Temel Bilimsel Kaynaklar:


