
Teknoloji gelişti, imkânlar arttı, herkesin elinde bir telefon, herkesin önünde bir kamera var. Peki bütün bunları kazanırken, geride ne bıraktık?
Bir zamanlar sanatçı denildiğinde akla duruş gelirdi. Şöhret, yalnızca alkışlarla değil; emekle, karakterle ve toplum için gösterilen fedakârlıkla kazanılırdı.
Bugün hâlâ saygıyla andığımız Cem Karaca bunun en büyük örneklerinden biridir. İnandığı değerlerden vazgeçmedi. İşçinin, emekçinin yanında durduğu için bedel ödedi. Yıllarca vatan hasreti çekti ama doğrularından vazgeçmedi. Çünkü o, sadece bir şarkıcı değil; vicdanı olan bir sanatçıydı.
Barış Akarsu ise elinde gitarıyla çıktığı yolculukta milyonların sevgisini kazandı. Onu zirveye taşıyan şey reklam bütçeleri ya da sosyal medya değildi. Samimiyeti, sesi ve yeteneğiydi. İnsanlar onu olduğu gibi sevdi.
Oyunculukta da durum farklı değildi. Necati Şaşmaz, Polat Alemdar karakteriyle milyonların gönlünde yer etti. O yıllarda Instagram yoktu, takipçi sayıları konuşulmuyordu. Oyuncular ekranlara yetenekleriyle çıkıyor, şarkıcılar sahnelere sesleriyle davet ediliyordu. Bugün ise çoğu zaman yeteneğin önüne rakamlar geçiyor.
Belki de en büyük kaybımız tam da burada başladı. İnsanları karakterlerine göre değil, takipçi sayılarına göre değerlendirmeye başladık. Samimiyet yerini gösterişe, emek yerini kolay şöhret arayışına bıraktı.
Geçmişe özlem duymamızın nedeni eski yılların kusursuz olması değil. O yıllarda insan olmanın, karakter sahibi olmanın ve samimiyetin daha fazla değer görmesiydi.
Asıl soru şu: Teknolojiyi kazanırken, insanlığımızdan ne kadarını kaybettik?
Belki de geçmişten bugüne kaybettiğimiz en değerli şey; samimi olmayı, insan kalabilmeyi ve karakter sahibi olmayı unutmamızdır.



