BIST 100
13.779,39 -0,14%
DOLAR
47,6966 0,12%
EURO
55,1896 0,45%
GRAM ALTIN
6.660,55 2,59%
FAİZ
41,30 -0,55%
GÜMÜŞ GRAM
97,57 3,57%
BITCOIN
64.844,00 0,70%
GBP/TRY
64,4492 0,41%
EUR/USD
1,1567 0,36%
BRENT
82,63 0,17%
ÇEYREK ALTIN
10.889,99 2,59%
İstanbul Açık
İstanbul hava durumu
26 °

SAPIENS NEREDE YANLIŞ YAPTI?

Umut Dilsiz yazdı

Yepyeni bir çağa girdik; Antroposen. İnsanoğlunun gezegene olan etkisinin en üst düzeylere çıktığı Sanayi  Devrimi’nden bugüne devam eden bu sürece İnsan Çağı da demek mümkün. Yani insanoğlunun yaptığı  müdahaleler ile gezegeni ve doğayı yeniden şekillendirdiği bir çağda yaşıyoruz. Antroposen’i daha iyi anlamak  için bunun biraz öncesinde ne olup bittiğine de bir bakmakta yarar var.

Dünya’nın oluşumu ile ilgili jeolojik evrelerden Pleistosen’de hem yer kabuğunun altında hem de üstünde  müthiş değişimler oldu. Kıtaların oluşumu, buzulların erimesi ile okyanus sahanlıklarının suyla dolması,  dağların, vadilerin, ovaların, nehirlerin, göllerin ve yer altı su ağlarının oluşumu ile gezegenimiz günümüzdeki  jeomorfolojik görünümünü kazandı. Birbirlerine madde ve enerji akışı ile bağlı olduğu, çok hassas bir dengeye  sahip İklim sistemini oluşturan bileşenler (atmosfer, hidrosfer, kryosfer, biyosfer) bir araya gelerek yaşamın  başlaması için ideal şartları meydana getirdiğinde, bu inanılmaz evrimsel sürece, görkemli ve benzersiz bir  halka daha eklendi. Bunlar; iklim özelliği ile uyumlu bitki örtüsü Flora ve hayvan türleri Fauna.

Flora, fauna için solunum amaçlı ihtiyaç duyulan oksijeni üretir ve serbest bırakırken, buna karşılık, fauna  floranın fotosentez için ihtiyaç duyduğu karbondioksiti üretir ve serbest bırakır. Bu simbiyotik ilişki sırasında  hiç atık ortaya çıkmaması da dikkat çekicidir. Mükemmel bir denge içinde yaşayan yüzbinlerce türün oluşması  ile biyoçeşitliliğin yaşam bulması. İlginç olan, tüm bu ekosistem içinde bir boşluk, hata veya yanlış  olmamasıdır.

Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce Pleistosen dönemi sonunda başlayan jeolojik çağ Holosen olarak  adlandırılıyor. Adını Yunanca kelimeler olan (Holos, "tamamen") ve (kainos, "yeni") sözcüklerinden alıyor ve  "tamamen yeni" anlamına geliyor. Holosen, insan türünün mevcut yerleşik hayata ve yazılı tarihe doğru  önemli bir geçiş yaptığı ve dünya çapında kültürel gelişimlerin görüldüğü bir çağ olduğu ve yaşadığımız zamanı  tanımladığı için jeolojik devirler arasında önemli bir yer kapsar.

Holosen'in bir başka özelliği, insanların yerleşik düzene geçerek tarımsal faaliyetlere başlaması ile birlikte  Dünya tarihinde ilk kez doğal çevre ve iklim sistemi üzerinde "insan etkisi"nin başlamasıdır.  Örneğin Holosen'in ortaları ve sonlarında atmosferde karbondioksit ve metan gazlarının oranlarının giderek  yükselmesi, Avrasya'da 8000 yıl önce tarımsal amaçla ormanların kesilmeye başlanması ve 5000 yıl önce  pirinç tarımı ve hayvancılığın gelişmesi ile ilişkilendirilmektedir.

Holosen döneminde bitki ve hayvan türlerinde birtakım değişmeler de meydana gelmiştir. Hayvanların sayı  ve çeşitliliklerinde azalma olmuş; bunlardan Mamut, Mastodon ve Kılıç Dişli Kaplan gibi pek çok tür varlığını  sürdürememiştir. Bu dönem içerisinde Neandartal ya da Erectus’lar türünün devamlılığını sağlayamazken,  Sapiens, aklını kullanarak hem hayatta kalmış hem de yeryüzündeki en etkin varlık haline gelmiştir.

Antroposen ise ilk kez 2000 yılında Paul Crutzen ve Eugene Stoermer tarafından telaffuz edilen bir terim. Bu  bilim adamlarına göre Holosen artık sona ermiş ve 1750’lerdeki sanayi devrimi sonrası başlayan fosil yakıt  kullanımı nedeniyle atmosferdeki karbondioksit miktarının yaklaşık 2000 gigaton seviyesine ulaşmasıyla  küresel ısınmanın yaşandığı, aynı zamanda diğer kimyasal döngülerin bozulduğu, denizlerin, göllerin ölü  bölgelere çevrildiği, türlerin yok olmaya başladığı, sel, kasırga ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarının sıklıkla  yaşanmaya başladığı bir çağ olarak antroposen tanımlanmış durumda.

Dünyadaki yaşamın çeşitliliği, gezegenimizin sağlığı ve insan olarak refahımız için esastır. Ancak doğa daha  önce hiç olmadığı kadar baskı altında. Yiyecek, su ve toprağa olan ihtiyaçlarımız ve enerji ve daha fazla şeye

olan taleplerimiz yaşam alanlarını yok ediyor, havamızı ve suyumuzu kirletiyor, hayvan ve bitki türlerinin yok  olmasına neden oluyor. Biyoçeşitliliği 100 yıl önce yok olduğundan on bin kat daha hızlı kaybediyoruz.

"Bu yüzyılda Dünya türlerinin yarısını yok olmaya itebilecek aşırı nüfus ve savurgan tüketim darboğazındayız” Her zamankinden daha fazla insanın daha fazla alana ihtiyacı var.

Zararlı insan faaliyetleri, doğal ortamları ihlal etmeye ve böylece sayısız türün yaşam alanlarını yok etmeye  devam ediyor. Sayımız arttıkça, şehirler, altyapı ve ekili alanlar büyüyor ve birbirine karışıyor, kalan habitatı  parçalıyor ve hayatta kalamayacak kadar küçük doğal bitki ve hayvan popülasyonlarından oluşan izole  “adalar” bırakıyor. Kara alanlarının yalnızca dörtte biri ve okyanusların üçte biri insan faaliyetlerinden  nispeten zarar görmemiş durumda. İnsanoğlunun kereste, petrol ve mineraller gibi kaynakları amansızca  tüketmesi, dünyanın dört bir yanındaki doğal yaşam alanlarını yok etmeye devam ediyor. Ayrıca, hem  gelişmekte olan ülkelerdeki çalı eti avcılığı hem de denizlerimizde büyük ölçekli endüstriyel balıkçılık yoluyla  yabani türlerin popülasyonları üzerinde muazzam bir baskı oluşturuyoruz. Yaban hayatı kaçak avcılığı ve  kaçakçılığı gergedanlar, kaplanlar ve balinalar da dahil olmak üzere birçok tür için hala büyük bir tehdit  oluşturuyor.

Her zamankinden daha fazla insan daha fazla iklim emisyonu üretiyor .

Gezegenimiz, karbondioksit ve metan dahil olmak üzere sonsuz sera gazı üretimimiz nedeniyle bir iklim  krizinin eşiğinde. Ulusların mevcut iklim hedefleri gerçekleşse bile, yüzyılın sonuna kadar 3-4 °C daha sıcak bir  dünyaya doğru gidiyoruz. Küresel sıcaklık artışı nedeniyle türlerin azaldığını zaten görüyoruz. Her yarım  derecelik bir ısınmanın ekosistemler üzerinde büyük bir zincirleme etkisi var. Hareketli türlerin göç edecek  alanları tükeniyor ve mercanlar gibi sıcaklığa duyarlı organizmalar büyük ölümlere uğruyor. Resif oluşturan  mercanlar gibi kilit taşı türler yok olduğunda, destekledikleri zengin ve karmaşık ekosistemler de çökecek.

Her zamankinden daha fazla insan, her zamankinden daha fazla atık ve kirlilik üretiyor.

Nüfus arttıkça, evlerden, tarımdan ve sanayiden gelen atıkların bertarafı giderek daha ciddi bir sorun haline  geliyor. Okyanuslarımız, deniz kaplumbağalarından balinalara kadar milyonlarca hayvanın ölümüne neden  olan plastik atıklarla boğuluyor. Pasifik çöp girdabı, Fransa’nın yüzölçümünün üç katı büyüklüğünde bir çöp  adası yarattı. İnsan eliyle yaratılan yedinci kıta.

Her zamankinden daha fazla insanın daha fazla yiyeceğe ihtiyacı var.

Habitat tahribatının, iklim değişikliğinin ve kirliliğin başlıca itici gücü olduğu için tarım burada özel olarak  anılmayı hak ediyor. Tarım, dünyadaki tüm yaşanabilir arazilerin %50'sini kaplıyor, memeli ve kuş türlerine  yönelik yok olma tehditlerinin %80'i tarımdan kaynaklanıyor. Modern gıda sistemlerimiz aynı zamanda tüm  sera gazlarının yaklaşık üçte birinden sorumlu ve iklim değişikliğine en büyük katkıyı sağlıyor. Emisyonların  yarısından fazlası hayvansal tarımdan kaynaklanıyor. Sürdürülebilir olmayan tüketimi karşılamak için sahip  olduğumuz üretim kalıpları ve devasa nüfusumuzu besleyen insanlık, monokültürlere, suni gübrelere ve  böcek ilaçlarına dayanan tarım sistemleri geliştirdi. Monokültürler hastalığa karşı giderek daha hassas hale  geliyor, bu nedenle böcek popülasyonlarını yok eden yaygın pestisit kullanımını gerektiriyor. Yoğun çiftçilik  toprağın tükenmesine yol açıyor ve çiftliklerden gelen zehirli akıntılar hem yeraltı hem yerüstü su kütlelerini  kirletiyor, zararlı alg patlamalarına ve balık stoklarının çökmesine neden oluyor.

Son 450 milyon yılda zaten beş kitlesel yok oluş olayı yaşandı. Bunların her biri, büyük volkanik patlamalar,  okyanus oksijeninin tükenmesi veya bir asteroit çarpması gibi feci çevresel değişikliklerden kaynaklandı. Şu  anda içinde bulunduğumuz altıncı kitlesel yok oluş tehdidi ise, insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor.

Makalenin başlığındaki sorunun cevabına gelirsek, tüm varlıklar içinde en akıllısı olduğunu kabul ettiğimiz  Sapiens, daha önceki kitlesel yok oluşlardan zekası sayesinde kurtuldu. Ama çok fazla yanlış da yaptı. Şimdi durum çok ciddi. Zaman daralıyor. Gezegenimizin geleceği için sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin ortaya  koyduğu metodolojiyi kullanmaya derhal başlaması gerek.

Yeni sürdürülebilirlik paradigması, eski iş yapış şekillerimizin ve iş modellerimizin odağa güveni alarak radikal  biçimde değiştirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Nereden başlamalı diye soranlara cevap; “GÜVEN”

Bu yeni paradigma şu anlama geliyor; çocuğunuza yedirdiğiniz bir meyveyi yetiştiren çiftçinin, onu üretirken  pestisit ya da herbisit kullanmadığına, sulama suyuna, tarlaya komşu sanayi işletmesinden deşarj edilen  kimyasal atık suyunun karışmadığına, ya da tarlalarda çocuk işçi çalıştırılmadığına, örneğin bir tekstil ürünü  alırken, üretime dair tedarik zincirinden başlayarak tüm aşamalarda biyo çözünür hammaddeler  kullanıldığına, enerji ihtiyacının yenilenebilir kaynaklardan elde edilmiş olduğuna, üretimde kullanılan suyun  arıtılarak tekrar sisteme dahil edildiğine, fabrikada sigortasız işçi çalıştırılmadığına ya da kadın işçilere eşit  ücret ödendiğine kadar, hiçbir şeye şüpheyle yaklaşmadan, ürünü güvenle almak. Bunun için sürdürülebilirlik prensiplerini adeta genetik kodlar gibi organizasyonlarımıza bir kültür olarak yerleştirmek zorundayız. Hem  de hiç taviz vermeden.

Ölmüş bir gezegende iş olmaz . Bu nedenle işletmelerin artık tek amacı ekonomik kar sağlamak olmamalı.  Gelirlerinden çevresel ve sosyal etki yaratacak projelere destek vermek üzere pay ayırmak, kaynakları  kullanırken, bakir kaynaklar yerine döngüsel ekonomi yaklaşımı ile geri dönüşümü operasyonel olarak  sisteme dahil edebilmek, özellikle stratejik planları birkaç kişilik yönetim ekibiyle yapmak yerine tüm  paydaşların dahil edildiği yönetişim yaklaşımıyla oluşturmak, atık yönetiminde endüstriyel simbiyozu  yaratmak için entegre sistemler kurmak, üretim faaliyetlerinin iklime, biyoçeşitliliğe, tarımsal ve sulak alanlara  zarar vermemesini garanti altına almak bu yeni sürdürülebilirlik paradigmasının bileşenlerini oluşturuyor.  Kısacası, “Sürdürülebilirlik anlamında konu artık "yapsak iyi olur” aşamasını çoktan geçti. Bunu yapmak  zorundayız çünkü zaman kalmadı.” İşletmeler hayatta kalabilmek (varlıklarını sürdürebilmek) için kendisine  hayat veren unsurları beslemek ve yaşatmak durumundalar.

Daha önceki kitlesel yok oluş süreçlerinden aklı sayesinde kurtulan ve hayatta kalmayı başaran Sapiens, altıncı  kitlesel yok oluştan kurtulmak için akıl, bilim ve vicdanı bir arada kullanmak zorunda, çünkü “Sürdürülebilirlik” ancak böyle mümkün olacak.

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?